ATO Meclis Başkanı Nuri GÜRGÜR, “Ortadoğu Jeopolitiğinde Türkiye” konulu bir konferans verdi.

ATO Meclis Başkanı Nuri GÜRGÜR, 23 Aralık 2017 Cumartesi günü, Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı Genel Merkezi Konferans Salonunda “Ortadoğu Jeopolitiğinde Türkiye” konulu bir konferans verdi.

Gençlik Kolları Başkanı Mahsun ŞAHİN tarafından Nuri GÜRGÜR’ün özgeçmişini okuması ve takdimiyle konferans başladı.

“Ortadoğu Jeopolitiğinde Türkiye” konusunun güncel bir konu olması nedeniyle kalabalık katılım ve ilgiyle takip edilen Nuri GÜRGÜR, Ortadoğu’nun tarihi geçmişi, siyasi çalkantıları, yaşanan uzun savaşları, özellikle Kudüs ve Filistin toprakları üzerindeki Batılı ülkelerin hegemonyaları konusunda düşüncelerini paylaştı. Kudüs’ün önemine yer verdiği konuşmasında özetle şunları söyledi:

“Ortadoğu dediğimiz alan insanlık tarihinin en eski, en kadim inanç, düşünce ve medeniyet merkezidir, bir havza konumundadır.

Ortadoğu coğrafi alan itibariyle belli bir döneme kadar (16. Yüzyıla kadar yani dünya ticaretinin denizlere kayması sürecine kadar) Dünya ticaretinin de belli başlı merkezlerinden birisidir. Asya’nın Afrika’nın, Avrupa’nın adeta merkezi konumundadır.

Hem ekonomik, ticari bakımdan, hem de siyasi, stratejik bakımdan önem taşıyan bir alanı etki altına almak, buralara hâkim olmak, egemen olmak için hem çevreden güçler hem de bölgenin kendi içerisinden sürekli girişimler yapılmıştır. Bunun sonucu olaraktan Ortadoğu yıllar boyunca hep savaşlarla, kanlı mücadelelerle bir seyir izlemiştir.

Özellikle üç dinin kutsal mekânı olan Kudüs’ün bu bölgede bulunması, Haçlı Savaşlarının yüzyıla yakın devam etmesi, Moğol istilası bölgede yüzbinlerce insanın katledilmesine yol açmıştır.

Osmanlıların 16. Yüzyılın başında buraya hâkim olmasıyla beraber Ortadoğu’nun 400 yıl süren bir barış ve huzur dönemi başlamıştır. Çünkü Osmanlı, siyasi bir hâkimiyet olmanın ötesinde adil bir nizam, İslam esaslarına uygun bir halk nizamı kurma süetiyle bölge insanlarının inançlarıyla, dinleriyle ve kimlikleriyle hayatlarını sürdürmelerine ortam hazırlanmıştır. Osmanlı burada (Ortadoğu’da) bulunduğu asırlar içerisinde bölgede ne etnik, ne mezhebi, ne de dini herhangi bir çatışması yaşanmamıştır, huzur dolu bir dönem olmuştur.

Ortadoğu’nun kaderini değiştiren en önemli faktör, İngiltere’nin -o dönemdeki küresel güç olarak- bölgeyle ilgili projeleridir. Bölge bir taraftan -güneş batmayan imparatorluk diye bilinen İngiltere için projelerine- Hindistan üzerinden giden bir güzergâh, diğer taraftan da petrolün bulunmasıyla beraber çok büyük bir ekonomik alandı.

İngilizler, arkeolojik çalışmalar bahanesiyle ve ticari birtakım şirketler kurma suretiyle 19. Yüzyıldan itibaren bölgeyi adım adım izlediler. Kılcal damarlarına kadar keşfettiler. İngiliz politikası -bugün ABD politikasında olduğu gibi- son derece politik ve bilimseldi. Politikalarının yansımalarını Orta Doğu’da sergilediler.

Birinci Cihan Savaşı’nın daha bitmesinden önce Sykes-Picot Anlaşmasıyla (26 Nisan 1916) bölgenin Fransa ile birlikte aralarında paylaşmaları suretiyle 1916 yılında Ortadoğu’nun haritası çizildi. Bölgenin ikinci büyük talihsizliği 1945’ten itibaren Yahudi Devletinin İsrail Devlerinin kurulmasına yönelik çalışmalar oldu. Bölgeye yoğun bir Yahudi göçü başladı. Toprakların tamamına yakını Filistin ahalisinin mülkiyetindeydi. Fakat gelen Yahudiler bu toprakları yüksek paralar vermek suretiyle aldılar. Esef edilecek taraf Filistinlilerin bu gelişmeleri zamanında fark edememeleri oldu.

1945’ten sonra gelen Yahudiler, paramiliter organizasyonlar / güçler kurmak suretiyle çıkarılması muhtemel bir savaşa, her türlü çatışmaya hazır olma şuuruyla geldiler.

Birleşmiş Milletler (BM) güya silah ambargosu koymuştu ama silah ambargosu Yahudilere çalışmadı. 1947’de 4 Arap ülkesi İsrail’e karşı savaş açtığı zaman -yani Suriye, Mısır, Ürdün ve Irak, hukuken ve fiilen var olan 4 devlet- karşılarında henüz devletleşememiş bir milis güç vardı. Daha sonra İsrail’in Cumhurbaşkanı, Başbakanı olan kişiler bu milis güçlerin komutanı durumundaydılar. Bu 4 Ülkenin İsrail’e karşı topladığı güç 25 bini geçmez iken İsrail’in bölgeye gelip henüz devlet olmadan 35 bin kişilik güç temin etmişti.

O dönemde BM, Araplarla İsrail arasında arabulucu olmak üzere Filistin’e bir “Paylaşım Planı” sundu. Aslında bu plan Filistinlilerin aleyhinde değildi. Çünkü hem Kudüs Filistin’e bırakılıyor hem de Filistin topraklarının büyük bir kısmı Filistinlilere bırakılıyordu. Bunu Filistinliler ve Araplar kabul etmediler. Böylece İsrail ile o günden sonra başlayan büyük bir çatışma ortamı doğdu. İsrail bilimi, teknolojiyi, aklını son derece iyi kullanmak suretiyle Arapları adeta her sahada geride bıraktı.

1967’de “6 Gün Savaşı” denen savaşta ise İsrail, hem Mısır’ın, hem de Suriye’nin askeri birliklerini tahrip etti. Sonuç itibariyle Bölgede tam anlamıyla yerleşti, topraklarını genişletti.

ABD’deki Yahudiler her türlü maddi ve teknoloji yardımı yaptılar ve İsrail’in nükleer silaha da sahip olmasını sağladılar.

Araplarla daha doğrusu Filistin’le İsrail arasındaki çatışmalar devam ederken, Filistin halkı sürekli ölürken, Lübnan ve çevre ülkelerde insanlık faciaları yaşanırken bu durum Ortadoğu’nun mevzi problemi gibi göründü. Ancak 1990’da Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte dünya düzeninde Ortadoğu’nun pozisyonu değişti. Artık, ABD dünyanın jandarmalığına soyunmak durumundaydı.

1991’den itibaren İsrail, çevredeki Arap Ülkelerinden tehdit unsuru olanların bertaraf edilmesi stratejisi izledi. 1991’de birinci Irak operasyonu bir takım gerekçelerle yapıldı. Bu ABD - İsrail operasyonuydu. Bu operasyon neticesinde İsrail için büyük tehdit oluşturan bir güç yok edilmiş, ortadan kalkmış oldu. Çünkü İsrail’in Bölgedeki varlığını sürdürebilmesi için çevresindeki ülkelerden kendisine tehdit gelmemesi gerekiyordu. Oysa Saddam petrol gelirlerinden de yararlanmak suretiyle büyük bir silahlanma planı izliyordu ve nükleer program hazırlamıştı.

İsrail, uluslararası hukuku hiçe sayarak Irak’ın nükleer program yürüttüğü merkezi tahrip etti. Fakat bu da yetmiyordu, Saddam’ın varlığı bir tehdit teşkil ediyordu. Sonuçta ABD eliyle Saddam tehdidi ortadan kaldırmış oldu. Böylece Ortadoğu petrolüne uluslararası güçler sahip oldular.

ABD’nin Ortadoğu’da bulunmasında sadece İsrail’in güvenliğini sağlamak faktörü yoktu. Diğer faktör, Ortadoğu’nun dünya enerji kaynaklarının % 65’ine sahip olmasıydı. O dönemde petrol ve doğalgaz dünya ekonomisinin can damarını teşkil ediyordu.

Bir diğer faktör de Ortadoğu’da İsrail’le dost ABD’nin de güvenebileceği bir Müslüman devletin olmamasıydı. İran’da Humeyni’nin başa geçmesi ve İslam Devriminin yapılması, İran’ı hem ABD hem de İsrail için bir tehdit unsuru haline getirmişti. Bunu da dengelemek için Ortadoğu’da bir dost devlete ihtiyaçları vardı. Bunu da Bölgedeki Kürtlerden bulmak üzere bir plan yaptılar. Birinci Irak operasyonunda ABD, Saddam’a 36. paralelden yukarı çıkma yasağı getirdi. Barzani’nin de devletimsi bir yapı haline gelmesi hazırlanmış oldu ve daha sonra hukuki bir devlet pozisyonuna getirilme doğrultusunda gerekenler yapıldı.

ABD ve İsrail Irak işgali sonrası büyük bir hata yaptılar. Saddam’ın Sünni unsurlara dayalı olduğunu düşünerek askeri ve bürokratik unsurları tamamen tasfiye ettiler. Orduyu tamamen lağvettiler. Bunun sonucu olarak da Irak’ta işgale karşı çok büyük bir reaksiyon oldu. Bu tepkiler neticesi Afganistan Pakistan kökenli El Kaide, tasfiye edilen Saddam güçleriyle beraber yer altı çalışması yaparak örgütlenmeye başladılar. Bu örgütlenme El Kaideden de uzaklaşarak IŞİD ya da DEAŞ dediğimiz muhalif bir örgütlenmeye yol açtı. Böylece ABD ve İsrail’in yanlış uygulamaları sonucu uluslararası terör örgütü ortaya çıkmış oldu.

ABD bu muhaliflerle direnişle mücadele etmek zorundayken “Arap Baharı” hadisesi 2011’de meydana geldi. Bir anda Suriye’nin içi karıştı. Bu olayla hem Irak’ta hem de Suriye’de merkezi hükumetlerin güçlerini kaybetmeleri, Bölgede zaten asırlardan beri var olan, bölgenin yapısal unsuru olan etnik ve mezhebi unsurların fay hatlarının kırılmasına yol açtı. Bir anda bu unsurlar diğerlerine karşı hâkimiyet elde etme kavgasına girdiler. Bölge tam anlamıyla bir alev topuna döndü.

ABD, maalesef daha başından itibaren ikiyüzlü politika izlemiştir. Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) adıyla ta Fas’tan Uzakdoğu’ya kadar tamamen İslam coğrafyasını içerisine alan bir hat üzerinde tasarlandı. İnsanların daha refah, daha huzurlu, müreffeh yaşamalarına yönelik olduğunu iddia ettikleri BOP başlattılar ve bunu yapıyor görüntüsü içinde bulundular.

BOP haddizatında, (ABD) kendisinin ve stratejik müttefiki olan İsrail’in bölgedeki egemenliği anlamına gelen bir proje idi.

Suriye’de olaylar ortaya çıktığı zaman başta, sanki Esad rejiminin bir an önce bertaraf olmasını ister gibi bir tavır sergilediler. Bir bakıma Türkiye’yi de Esad’la mücadele etmeye, Esad’a karşı çıkmaya teşvik ettiler. Ancak daha ne olduğu anlaşılmadan ABD’nin devreden çıktığı, adeta Esad’a rol verildiği görüldü. Bunun sonucu olarak o günden sonra Suriye’de muhalefet susma durumunda kaldı.

Suriye ile ilgili Türkiye’nin politikalarını eleştirmek yerine –zaman kısıtlı olduğu için- sonuçlar üzerinde durmak istiyorum.

Suriye’deki kargaşada kazananları sonuç itibariyle en başta İsrail oldu.

Kazananların ikincisi Kürtler oldu. Suriye’de 2,5 milyon civarında nüfusu olan, Baas rejiminin vatandaşlık hakkını bile tanımadığı Kürtler, statü iddiasında girecek kadar konum sahip oldular. ABD, Türkiye’nin itirazlarına rağmen, PKK’nın uzantısı açık ve ortada olmasına rağmen PYD’ye her türlü silah yardımı yaparak onları silahlandırdı.

Suriye’deki kargaşanın üçüncü kazananı Rusya oldu. Rusya asırlardan beri sıcak denizlere açılma hülyasını kuruyordu. Suriye’de bir deniz üssü vardı ama bu kadar yerleşik değildi. Özellikle uçağının düşürülmesini vesile yapmak suretiyle Doğu Akdeniz’e inanılmaz silah yığınağı yaptı. havaalanını ve deniz üssünü genişletti. Artık bugün Suriye’de sökülmez bir güç haline geldi. Bölgenin baş aktörlerden birisi haline geldi. Bugün Suriye’nin kaderi Rusyasız çözülemez duruma gelmiş oldu.

Dördüncü kazananı da İran oldu. İran eski Pers milliyetçiliği devam ettiren ve bunu bir Şii görüntüsü içinde yürütmeye çalışan ve çok ciddi bir devlet politikası olan bir ülkedir. İran, Ortadoğu’daki kargaşalardan yararlanmak suretiyle bölgedeki Şii gruplar üzerindeki nüfuzunu çok artırdı. Hem Irak merkez hükümetinde hem Suriye içerisinde hem de Lübnan Hizbullah üzerinde aktif bir İran faktörü rol oynuyor. Suriye’de muhaliflerle çatışmak için gönderdiği devrim muhafızlarıyla yer almak suretiyle bölgenin temel aktörlerinin biri olduğunu göstermiş oldu.

Ortadoğu kargaşasından 4 ülke kazananlar olurken en büyük zararı Türkiye gördü. Türkiye, kendi iç meselesi, iç tehdidi olan PKK konusunun artık uluslararası bir tehdit olduğu görme gerçeğiyle karşı karşıyadır. Bugün güvenlik güçlerimiz, içerde PKK’ya karşı canhıraş bir mücadele veriyor ve de başarılı oluyor. Ancak hemen hududunun ötesinde bir PKK/PYD Devleti kurulmuş vaziyettedir. Türkiye bunun varlıksal bir tehdit olduğunu devamlı öne sürüyor. Fırat Kalkanı operasyonunun yapılmış olması, İdlib’te bulunmak, Afrin’e girileceği iddiasında bulunmak bu tehlikeyi, bu tehdidi savuşturmak için yapılan girişimlerdir.

Fakat Türkiye yalnızdır. ABD ile hedeflerimiz ve çıkarlarımız çatışıyor. Türkiye ile işlerine geldiği ölçüde birlikte oluyorlar.

İran, Rusya ve ABD’ye güvenerek değil kendi öz gücünü kullanarak bölgede varlığını devam ettirmek zorunda olan ülkemiz Türkiye’dir.

İslam Dünyası değerlerini kaybettiği için handikapları ortadan kaldıramamaktadır. Kur’an-ı Kerim’i sadece yüzünden güzel okumak olarak anladığımız, günlük yaşantımıza ve ahlakımıza İslami değerleri yerleştiremediğimiz için kaybedenlerden oluyoruz” dedi.

Nuri GÜRGÜR konuşmasını, Müslüman toplumlar ve Müslüman Ülkelerin içinde bulundukları durumu açıklayan değerlendirmeleriyle sürdürdü. Müslüman Dünyasının şuurlu bir duruş için yapması gerekenleri, tarihten çarpıcı örnekler vererek dile getirdi ve çözüm önerileriyle konuşmasını tamamladı.

Vakıf Yönetim Kurulu Başkanı Av. Hayrullah BAŞER kürsüye gelerek Nuri GÜRGÜR’e teşekkür etti. Günün anısına bir plaket takdim ederek bir başka konferansta tekrar buluşmak istek ve dileklerini ifade etti.

Fotoğraf Galerisi: