Doç. Dr. Mehmet Akif OKUR Konferansı

ANADOLU EĞİTİM KÜLTÜR VE BİLİM VAKFI

CUMARTESİ SOHBETLERİ - KONFERANS

“DEĞİŞEN DÜNYA DÜZENİ VE TÜRK DIŞ POLİTİKASI”

Doç. Dr. Mehmet Akif OKUR

06 Şubat 2016 Cumartesi Saat 13.00

 

Vakfımızın Cumartesi Sohbetleri programının konuğu, Gazi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mehmet Akif OKUR idi. “Değişen Dünya Düzeni ve Türk Dış Politikası!” konulu konferansı ile bölgemizde cereyan eden olayları; küresel güçler, Ortadoğu ve dış politikamıza yansımalarını analiz eden değerli konuşmasının çözümlenmiş metnini aşağıda sunuyoruz.

 

Beni böylesine nezih ve genç toplulukla buluşturduğunuz için teşekkür ederek sözlerime başlamak istiyorum. Bu gün birlikte Değişen Dünya Düzeni ve Türk Dış Politikasına Tesirlerinikonuşacağız.

Dış politika Türkiye için sıcak bir alan, etrafımızdan devamlı çatışma haberleri geliyor, kafamızda, zihnimizde  bununla ilgili çok fazla soru  var. Önce genel bir çerçeve çizmeye çalışacağım, daha sonra bununla ilgili konular ve sorular üzerinde konuşmamızı tamamlamaya çalışacağız.

Türkiye ve etrafı bir ateş çemberi, o yüzden her akşam haber bültenlerinde büyük bir merakla bunları takip ediyoruz. Ama şunu söyleyeyim dünyanın herhangi bir büyük başkentine gidin, akşam orada haberleri açın, oradaki haber bültenleri ile bizdeki arasında örtüşme olduğunu göreceğiz. Orada da haberler Suriye ile açılıyor, Iraktaki olaylarla devam ediyor.

Değişen Dünya Düzeninde Anlam Haritalarının Önemi

Peki, bu niçin böyle, bu soruya cevap vermemiz lazım? Bu cevap bizi orta doğuyu düşünürken, muhakkak dünya düzenindeki değişmeleri anlamamız lazım geliyor, önermesine, cümlesine götürecek. Bunun temel nedeni şu; yeryüzünü incelerken bunun bir haritası var, ta ilkokul çağlarından itibaren zihnimize yerleşmiş siyasi, fiziki haritalar var, bunların dışında birde mana haritaları, anlam haritaları var. Yeryüzündeki muhtelif mekânlarla ilgili insanlığın hafızasında oluşmuş anlam haritalar var. Belli yerlerin isimleri telaffuz edildiğinde bu dünyanın her yerinde dinleyici ve izleyici oluyor. O yüzden de orta doğuda yalnızca petrolün bulunması, buradaki ilgi yalnız petrolle ilgili değil, bu bölgenin insanlığın hafızasında özel bir yere sahip olması ile ilgilidir. Ortadoğu’daki petrolün tamamı Peru’da yer alsa idi, Peru’da patlayan bir bombanın yankısı Peru dağlarından öteye geçmezdi.

Ancak Ortadoğu’da yakılan her merminin yankısı  dünyanın her yerine dağılıyor ve ilgiyle takip ediliyor. O yüzden Ortadoğu’daki siyaseti anlamak için dünya düzenine şeklini veren büyük güçler ve bunlar arasındaki dengenin iyi takip edilmesi gerekiyor.

Bir depremin oluşumunu düşünelim. Magma tabakası bir kısım kara tabakalarını yukarıya doğru itmeye başlıyor, tabakalar  hareketleniyor, fay hatları onlar daha üstlerdekini iterek bir sarsılma yaşanıyor. Dünya düzeninde değişim dediğimiz şey de büyük güçlerin sistemin taşlarını yerinden oynatmaları ile  beraber diğer bölgelerdeki tabakaların da kırılarak etrafa doğru yayılmalarını ifade ediyor. O yüzden önce büyük güçlerin politikalarında yaşanan değişime bakarak onun dışında da bölgedeki dinamikleri yerleştirmemiz lazım ki; karşımıza manalı bir resim, fotoğraf çıksın.

ABD ve Küreselleşme

Şimdi bu açıdan baktığımızda ana fırça darbelerinden ABD’nin yaklaşımından bahsetmek lazım. Soğuk savaş bittiğinde, hepimizin bildiği gibi yenidünya düzeni, küreselleşme gibi bir takım kavramların çıktığına biz şahitlik ettik.  Ancak bu dönemin ilerleyen safhaları ABD’ye küreselleşme denilen düzenin dünya sisteminde diğer güçleri de güçlendirmeye başladığını gösterir. Piyasa ekonomisi, teknolojinin ve sermayenin serbest dağılımına imkân veriyor, bunu değerlendiren bir kısım güçler de Amerika’ya bir şeyler kazandırsalar da kendi hesaplarına kuvvetlendiriyorlar.  

2000 lere yaklaşıldığında bu fotoğraf daha net görülür hale gelir. Biz Busch döneminin devleti ile Amerika’nın küreselleşme denilen düzeni, askeri güç ile disipline etmeye çalıştığını gördük. Askeri gücün kullanılacağı havza olarak Ortadoğu seçilmişti. Çünkü yükselen güçler enerji bakımından Ortadoğu’ya bağlı idiler. Sovyet tehdidi kalktığı için hepsi, ekonomik kalkınmalarını sürdürmek için buraya bakıyorlardı. ABD’nin buraya eğilmesi, gevşeyen dünya düzeninin cıvatalarını sıkılaştırmaya yarayacaktı. Ancak Irak’ın işgalinden sonra, geçen o zaman dilimi Amerika’ya şunu gösterdi; işgal çok maliyetli iş, işgalin ardından isyan ve direniş geliyor, bunun maliyeti hem psikolojik, hem ekonomik, hem de maliyet olarak ağır.

Özellikle 2008 de gelen ekonomik krizle birlikte Amerika’da yeni bir değerlendirme yapıldığını gördük. O değerlendirme Amerika’ya Ortadoğu’daki  askeri olarak varlığını küçült, mümkün olduğunca bu bölgeden, oradan çekil, gelecekteki meydan okuma Asya’daki devletlerden gelecek. Amerika bu arada  gücünü tamir et, ekonomik reformlarını tamamla, askeri varlığını da Asya’ya doğru kaydır stratejisini izledi.

Şu şekilde bir fotoğraf çiziyor; sen sana meydan okuyan, rakip olacak her güçle çatışamazsın, bunların içinden sana en tehdit olduğunu düşündüğüne karşı hazırlanmalısın, onun dışında ittifaklarını genişletmelisin, Ortadoğu denilen bölgeye seni bu bölgeye doğrudan bağlayan ulusal çıkarlarını  müttefiklerin üzerinden götür.

ABD’nin Yeni Oyun Plânı; arkadan Liderlik Stratejisi

Arkadan liderlik stratejisi Obama ile beraber Amerika’nın yeni oyun planı olarak ortaya çıktı. Bu doğrultuda Irak’tan askeri çekilmeyi tamamladılar, petrole olan bağımlılıklarını azaltmak için gayret sarf ettiler, kaya gazına yatırım yaptılar, Ortadoğu’dan ithal ettiği petrolü azalttı, illa petrol ithal edecekse, Afrika ve Amerika’dan  petrol almaya başladı. İran’ın nükleer antlaşması ile sistemin içine çekilerek zamanla İsrail’in masaya oturtulması, İsrail’in bölgedeki diğer güçlerle ilişkilerinin iyileştirilerek güvenliğinin sağlanması, yani İsrail’in bölgede normalleşmesi ile İsrail’in güvenliğinin sağlanması, Filistin’i de devlet olarak tanıması ve  iki devletli barışın sağlanması. Bölgede Türkiye’nin de aralarında olduğu bu müttefiklerinin gerekirse birbirleri ile de ittifak sağlamalarını, Amerika’nın kapasitesine müttefikleri ihtiyaç duyarsa askeri operasyonlar yaparken de diğer bir kısım işlere başvurulduğunda da, Amerika bu kapasiteyi kullanma karşılığında o güçler üzerindeki denetimini sürdürecek.

Bu oyun planı Libya müdahalesinde ilk defa denendi. Örneğin Kosova’ya yapılan operasyonda Sırbistan’a atılan o bombaların 9 u Amerikan uçaklarından düşmüştü, Libya müdahalesinde o bombaların biri Amerikan uçaklardan düştü. ABD katılan ülkelere istihbarat verdi, şurayı vurun, buraya müdahale edin diyerek  burada geriden liderlik denen mekanizmanın savaş alanında uygulanışına şahitlik ettik. Şimdi Amerika sistemi, kendi içinde dengeleri olan bir sistem, bu dengelere de Ortadoğu’dan müdahale eden güçler var. Bu güçler arasında da Ortadoğu’da para sahibi güçler var, bu güçler arasında körfez ülkelerinin lobileri var, İsrail in lobisi var. Ortadoğu’da Amerika ile müttefik olan otoriter rejimlerin de etkisi var.

Güvenlik İçin Demokrasi, Ama Kimin Güvenliği?

Geriden liderlik meselesi Arap baharı denilen şeyle birlikte ilerleyecekti. Buradaki otoriter rejimler halk hareketleri ile değişecekler, yeni bir Ortadoğu ortaya çıkacaktı. Bunu güvenlik için demokrasi diye anlatıyor Amerikalılar. Amerika ile birlikte değişeceklerdi. Demokrasi ve güvenlik, -kimin güvenliği?- Amerika’nın güvenliği için. Şöyle, 11 Eylülü gerçekleştirenlerin tamamı Amerika’ya dost olan ülkelerin vatandaşı idi. Bunun dışında İran falan yoktu, Mısırlılar, Suudiler vardı.

Bunu Amerika şöyle yorumladı, bu ülkelerin yönetimleri bizimle dost ama, içerde ülkelerini kötü yönetiyorlar ve bu yöneticilere yönelen öfke dolaylı olarak Amerika’ya yöneliyor. Eğer Amerika Ortadoğu’dan giderse biz bizi ezen rejimlerle daha iyi mücadele ederiz. O yüzden doğrudan Amerika’ya saldırmalıyız. Bu denklemden çıkmak için Amerika muhaliflerle görüşerek siz sandığa gittiğinizde biz sizin önünüzü açacağız, kazandığınızda da iktidar olacaksınız, biz sizin düşmanınız değiliz.

Bu bölgede değişimler meydana gelecek olursa, Amerika şunu sağlayacaktı. Küreselleşme süreci Asya’da güçlerin yükselişine sebebiyet verdi. Bu güçler Ortadoğu’ya geldiğinde eğer karşılarında otoriter rejimlerle karşılaşırlarsa çok kolay anlaşacaklardı. Ancak halk hareketleri ile rejimler değişirse, bunlar ilk iktidar yıllarının heyecanı ile de Çin ve Rusya gibi güçler bu bölgeye inmek istediklerinde onlarla işbirliğinde daha mesafeli davranacaklardır.  Böylece ABD kendisine yönelen husumeti bölge içine yöneltmiş olacaktır.

İkincisi, Ortadoğu’ya giren büyük güçlerin önüne ideolojik hat kuracaktı, bu iş ilk Hamasın seçimlere girişi ile denendi. Ancak İsrail lobisi, Mısırda etkili çevreler, körfezde etkili çevreler, Washington’da karşı lobi atağını başlattılar. Libya’da Amerikan büyükelçisinin öldürülmesi Amerika sisteminin içinde hesaplaşma atağını başlatarak  çok sayıda dava açıldı, Obama’nın ikinci döneminde çok sayıda kişi görevini bırakmak durumunda kaldılar. Obama’nın ikinci dönemi Ortadoğu’nun adeta serbest düşüşe başladığı bir dönem olarak karşımıza çıktı.

Serbest düşüş ne demek?

Biz Ortadoğu’yla fazla ilgilendiğimizde buradaki güçler bize karşı denge oyunu oynayabiliyorlar. Bölgedeki her meseleyi kendi üzerimize almak zorunda kalıyoruz. ABD’nin Ortadoğu’daki çıkarları azaldı, Sovyetler çöktü artık dengelememiz gereken bir süper güç yok, biz bu bölgeye mesafeli duralım, sorunları çıktıkça onlar bizim kapımıza gelsinler. Amerika bölgeyle arasına mesafe koyarsa, bu dinamikleşme sağlanacak. İşte körfez savaşları örnektir, böylece bölgedeki güçler Amerika’yı müdahalecilikle suçlamayacaklar, onların daveti ile Amerika bölgeye müdahalede bulunacak, diğer güçlerle olan ilişkisi ABD’nin bu bölgedeki varlığını da etkileyecek. Amerikalılar uzak doğuya gidelim, gelecekteki rakip Çin olacak dediler, ama Ortadoğu’daki boşluğu da Asyalı güçler doldurdular. İran’da Çin ordusu ilk defa askeri tatbikat düzenledi. Bu değerlendirmenin önümüzdeki yıllarda yeni gelişmeleri tetikleyeceğini tahmin ediyorum.

Rusya, Küreselleşme ve Putin Projesi!

Rusya soğuk savaşın mağlubu oldu, Rusya’ya denildi ki, hızlı şekilde kapitalist düzene geçerseniz yeniden zengin olursunuz. Rus devleti ikinci parçalanmanın eşiğine geldiğinde Putin projesini uygulamaya başladılar. İktidara gelen Putin ile Rus kimliğini Ortodoks kilisesi ile ittifak yaptı, Rus milliyetçiliği ve ortodoksluk Rus milletini yeniden kendi ayakları üzerinde duran devlet ideolojisi olarak desteklendi.

İkinci olarak Rusya doğal kaynaklarını tekrar eline geçirdi, bunlar yeniden devlete transfer edildi. Bu kaynaklarla askeri strateji geliştirdi, batı dünyası ile mücadele edeceksem elimde eşdeğer ekonomiyi inşa etmek uzun sürer, elimde askeri teknoloji var, buna yatırım yaparsam, buna dayalı strateji izleyerek karşımdakileri tavize zorlarım. Bunun örneği ilk olarak Gürcistan savaşıdır, askeri güçle sonuç alacağını kabul ettirmiş oldu.

Bu ders askeri projelere yatırımı daha geliştirdi, buna dayalı olarak ikinci adımı Ukrayna’da attı. Ukrayna da NATO’ya üye olmak isteyen, kritik önem sahibi olan bir ülkeydi. Kırım’ı adım atmadan ilhak etti ve iç savaşı başlattı ve bunu devam ettirdi. Putin şunu gördü; karşısındaki Avrupa batı ittifakı zayıf. Avrupalılar Rusya’yı karşılarına almak istemiyorlar. Çünkü bunu tekrar Amerika’nın gölgesine girmek olarak görüyorlar, bu da Putin’e hayat alanı açıyor.

Batı şunu yaptı, İran’a karşı yaptığı yaptırımları da göz önüne alarak Rusya’ya karşı da yaptırımları uygulamaya başladı. Rusya’nın buna cevabı silah kullanarak para kazanabileceği veya batıyı pazarlığa mecbur edeceği coğrafyada, askeri gücünü sürdürdü. Bugün silah kullanılarak para kazanılacak tek yer Ortadoğu’dur. Bölgedeki ülkeler güvenliklerini sağlamanız için sizin önünüzde kuyruğa giriyorlar. Mesela Rusya Suriye’ye gelirken, İran 26 milyar dolarlık bir silah siparişinde bulundu, sivil havacılıkta kullanılan uçaklardan ve benzeri bir dizi siparişte bulundu. Suriye'ye girdikten sonra Bahreyn’den Moskova’ya gittiler, orada bir borsa açmak istediklerini söylediler. Suudiler ziyarette bulundular, siz yeter ki, bu İran’ın tesirinde girmeyin biz 80 milyar dolarlık alışveriş yaparız dediler. Bölgedeki irili ufaklı her güç buraya yeni bir güvenlik sağlayıcı geliyor, buraya bir kısım kaynakları aktarmalıyız ki, kendimizi güvende hissedelim psikolojine giriyorlar. O yüzdendir ki, silahı masanın üzerine koymanın, yatırımları da bölgenin kaynaklarını da akıtan yönü var.

Rusya doğal kaynak satarak ekonomiyi sağlayan bir ülke, ama petrolün fiyat mekanizması üzerinde etkili değil, Suudi Arabistan burada çok etkili. İran’ın temel hedefleri Suriye’den çok Basra körfezidir, bu da Irak a geçişle gerçekleşecektir. Rusya’nın hedefi, Suudi Arabistan’a İran’a karşı güvenlik garantisi vererek; İran benim müttefikimdir, sen petrol fiyatlamada benimle birlikte aynı doğrultuda hareket et stratejisini izlemektir. Bunu toparlayabilirse Rusya, petrol fiyatlarının yükseldiğini, kullandığı silahı ranta çevirdiğini göreceğiz. Bunu başaramasa bile batıyı masaya oturtacağına inanıyor. Yaptırımları kaldıracağını düşünüyor.    

ABD ve Rusya Suriye’de Birlikte

Amerika’nın ve Avrupa’nın güvenlik sistemini değiştirerek Rusya’ya karşı yeniden soğuk savaş yılları dönemindeki gibi hareket etmeleri lazım, bunu yapalım mı yapmayalım mı şeklinde tartışmalar var? Birbirlerine karşı gittikçe gerilen dünya var ama Suriye’de birlikte hareket ettiklerini görülüyor.

Amerika Suriye’de temel hayati çıkarı olmadığını düşünüyor. Iraktan dolayı Ortadoğu’daki müdahalelerin bir anlamı yok düşüncesi oluşmuş durumda. Avrupa’da bahsettiğimiz dengenin yeni bir sıcak çatışma menziline girmesi lazım. Amerika yeni zırhlı birlikler gönderecek bunun yaratacağı gerilim atmosferi Suriye’ye de sirayet edecektir. Dünya düzeninin geleceğinde bu büyük güçleri karşı karşıya getirecek yeni bir çatışma dinamiğine ihtiyaç var. Bu da bizim etrafımızda cereyan ediyor, İran, Esad, Kıbrıs Rum, Yunanistan’daki iktidar, Rusya’yla müttefik. Rusya’nın bölgede birçok müttefiki bulunuyor.

Dolayısı ile önümüzdeki 10 yıla doğru yayılan bir zaman kendimizi büyük bir çatışmanın ortasında bulabiliriz. Türkiye’yi cephe ülkesi haline getirmemek lazım, bunun için gayret gösterilecektir, bağımsız dış politika çizgimizi oluşturmalıyız.

ÇİN’in Ortadoğu ilgisi

Çin şimdiye kadar Ortadoğu’yla ticaret üzerinden ilişki kuran bir aktör olarak gözüktü. Çok sayıda Çin’in menfaati var Ortadoğu’da. Amerikalılar Çin’le çatışma yaşanırsa bunu deniz ablukası olarak düşünüyorlar, bu baskı 19. yüzyılda bu şekilde gerçekleştirilmişti. Çin’i ablukaya alırsanız, Çin o zinciri kırmak için saldıran taraf olur, nükleer silah kullanılmaz ve yenebilirsiniz düşüncesi var. İran’dan Doğu Türkistan’a kadar uzanan enerji nakil hatları var: Mısır ve İran’ı  temel müttefik olarak görüyor. Çin Suudi Arabistan’ı düşman olarak görüyor, Sünni dünyada temas noktası olarak Mısır’ı görüyor. Soğuk savaş yıllarından kalan münasebetleri var Çin in, dini kitaplar Mısır’dan geliyor. Türkiye ile temas etmelerini özellikle istemiyor. Burada en çok petrolü Çin satın alıyor.  Dolayısı ile Basra körfezi ve çevresinde yeni aktörlerinde devreye girmesiyle yeni gerilimler görmemiz muhtemel. Bölgesel güçlere bakmamız lazım İran ve Suudi Arabistan’a. İran’da mollaların oluşturduğu bir sistematik var. Bunun geleceği taşınması birinci öncelik, Ortadoğu’daki hamleleri de buna göre attı.

Ortadoğu’da yeniden çizilecek haritalar var. İran’ın burada başrolde olması lazım, bunun için maddi kaynakları artırmanız lazım. Nükleer anlaşma yaparsanız paralarınız serbest kalacak, içerde yapılacak anlaşmalar ile huzursuzluğu dizginlemiş olursunuz.

Rus İran İttifakı

Amerikalılar Çin’e karşı izledikleri stratejinin İran’da da işe yarayacağını düşündüler. İran’la anlaşma imzalandı ve Amerika’ya kapıyı kapattılar ve işin ikinci kısmını Rusya’yla yapmaya karar verdi. Parayı alacağım ama Amerika’yı içeri sokmayacağım dedi İranlılar, dengeleri sağlamak için de  Rusya’yı bölgeye davet ettiler. Rus İran ittifakı da doğmuş oldu ve Suriye Rusya ya verilmiş oldu. Rusya’nın Esad rejimi ile yaptığı anlaşmaya göre zaman ve mekân sınırı yok. Yani Suriye’nin tamamı bir Rus üssü olarak Rusya’ya bırakıldı. Rusya bunun karşılığında asla masada müzakere ile çözümü benimsemeyecek. Masada daha iyi mücadele etmek için mücadele eden Rusya’yı göreceğiz. Rusya’nın temel hedefi mutlak zafer kazanmak, müzakere falan diyor ama sahada savaşı şiddetlendirebildiği kadar artırıyor.

Suudi Arabistan

Suudi Arabistan petrol olarak gücü olan, ancak içerde sıkıntıları olan, rejimi düşürmek için çalışan gruplar bulunmakta. Petrol bölgelerinde Şiiler var, diğer taraftan genç kuşak Suudiler kraliyeti demode bir şey olarak görüyorlar, kraliyetin içinde sorunlar var, bunlar arasında bir çekişmenin yaşanacağını görüyoruz. Bu sıkıntıları olan, Suriye’de de bitaraf olan yapı,  Amerika ile ilişkileri de iyi, ancak bu Amerikan politikasını yönlendirmeye yetmiyor. Ortadoğu’da Mursi’nin devrilmesine destek verdi, Suriye’deki muhalif grupları destekleyen aktör Suudi Arabistan.

Türkiye açısından

Türkiye’nin Suriye’de yaşadıklarının bir muhasebesini çıkarması lazım, Suudi Arabistan’la aynı grupları destekliyoruz. Diyelim ki, başarılı oldular bu gruplar, yüzlerini Arabistan’a mı, yoksa Türkiye’ye mi dönecekler? Bunlar ideolojik olarak selefiler, Şam’da iktidarı ele geçirseler de Suudi Arabistan’ın izniyle Türkiye ile hareket edecekler. İran Şiilik üzerinden böyle bir zemin oluşturuyor, Suudiler Vehhabiler üzerinden böyle bir zemin oluşturuyor.

Ancak Türkiye’nin böyle bir sistematiği olmadığını görüyoruz. Bir ideoloji meselemiz var, bir çatışma ve savaş ufukta gözüktü ise, askeri kapasite size ait değil ise, vekâlet kapasite ile savaşa giriyorsanız sınırlanıyorsunuz, boşluğa düşüyorsunuz demektir. Suriye’de güvenli bölge lazım, bunun için Amerika’dan patroit gelmesi lazım, bunların hiçbirisi sizin karar vermeniz ile gerçekleşecek bir şey değil.

1990 lı yıllarda siz eğer bir strateji geliştirmiş olsaydınız, hava savunma sistemi yapsaydınız, bunu siz kendiniz sağlamış olurdunuz. Büyük güçler baktığınızda müdahaleleri havadan yapıyorlar. Bir ülkenin mühendislerinin alnı terlemezse, o ülke şehitlerine ağlar. Biz birçok şekilde elimizde imkânlar olmasına rağmen, buna yoğunlaşarak istikrarlı çalışma ile yapabileceğimiz şeyleri yapmadığınız için sıkıntılar yaşıyoruz.

Büyük güçler bazı tehlikeleri burunlarının ucuna gelene kadar görmezden gelirler. Ancak Türkiye gibi ülkeler tehditleri akıl gözü ile görmek, karar alıp harekete geçmek zorundadır. Önümüzdeki 10 yıl çok daha hareketli geçecek, bölgedeki çatışmalar devam edecek, bugünkü Suriye’den dersler almamız lazım.

Bugünkü Suriye’den Dersler Almamız Lazım.

Bir vekâlet savaşı vermek zorundasınız, verme kararı almış iseniz, bunu usulü ile yapacaksınız. Suriye’de muhtelif gruplar birbirleri ile mücadele ediyorlar. Biz geçmişte bunun başarılı örneklerini vermişiz. Son 6 ayda Türkmenler gündemimize girdi. Türkmenleri koruyacaksak  önce tarihe bakarak şu soruyu sormamız lazım. Türkmenler hangi strateji ile var oldular. Etnik olarak sizden geniş bir nüfusun içinde hangi strateji ile var olduğunuz? Türkmenlerin gelişi  Torunoğulları ile Ortadoğu’ya geldiklerini görüyoruz. Torunoğulları’nın iyi asker oldukları yüksek askeri özellikleri ile bölgede varlık kazandıklarını görüyoruz. Bugün Golan’da da, Lübnan’da da Türkmenler var, neden var? Burası hicaz hattıdır, hac yolu üzerinde bedevilere karşı buraya garanti bir unsur olarak zamanında yerleştirilmişler.

Meselâ Hatay’ın  anavatana katılmasından bir örnek vereyim. Biz Hatay'ı almak için çok uğraşıyoruz alamıyoruz. Birçok  strateji deniyoruz, yapılan önemli işlerden birisi de şu, Hatay’ın her dâhisinden 3 kişi Ankara ya çağrılıyor, 170 küsür kişi, bu sayı 300 e tamamlanıyor. Bunların hepsini Kuleli Askeri Lisesine yazıyorlar,  4 yıl orada  eğitim alıyorlar. 4 yıl sonra bunlara diplomatik misyonunuz; şu köylere dağılacaksınız, milletler cemiyetinden heyetler gelecek, ahaliye  soracaklar nereye katılmak istiyorsunuz? Nusayri köylülerini şu argümanlarla ikna edeceksiniz, Sünni Arapları şöyle,  bu argümanlarla ikna edeceksiniz. Nereden çıkarlarsa karşılarında sizi bulacaklar. Diyelim bu iş işlemedi, çatışma çıkacak,  siperi şurada alacaksınız, mevzii burada alacaksınız, size şuradan yardım gelecek, komutanınız şudur, şu kadar zaman çatışacaksınız, size şuradan yardım gelecek. Bir devlet aklı var, işliyor. Kimle iş yapacağını biliyor, iş yapacağı adamı kendi yetiştiriyor, kimin eline silah vereceğini, onun orada ne iş yapacağını bilen bir sistematik kurmuş ve  rüzgârın arkasından gitmiyor. Oluşacak olan rüzgârı kendisi belirliyor ve şekillendiriyor.

Bizim sıkıntımız Suriye’de gruplara yardım ediyoruz, bu gruplar buharlaşıyor. Bizim bu plan ve programlara ihtiyacımız var, orada askeri liderlik yapacak kişileri yetiştirmemiz lazımdı. Eğer mülteci çadırı değil, yurt kurmak istiyorsak şu yaşadığımız 10 yılı hatası ve sevabı ile iyi tahlil ederek öngörüler çıkartarak hızlı bir şekilde siyasete dâhil etmemiz lazım.

Sabırla dinlediğiniz için teşekkür ediyorum.

Sorulara cevaplar.

Dış Politikada tarih ve medeniyet Şuurunun önemi 

Tarih ve Medeniyet şuuruna dayalı bir dış politikada Türkiye’nin ilk görmesi gereken şeyin Rus gerçeğidir. Yani bizim Osmanlıdan son 3 asrın 1990 a kadar ensemizde parlayan kılıç, Rus kılıcıdır. Bunun anlamı şu; Rusya sizinle iyi geçiniyorsa zayıftır, zayıf değilse sizinle iyi geçinmez. Rusya ile iyi geçinin ama Rusya’ya bağımlı olmayın. Bu şu demek, gazınızın yüzde altmışını Rusya’dan almayın, buna bağımlı hale gelmiş iseniz,  bunu boynunuza dolar. Rusya’ya nükleer santral yaptırmayın, bu sınırlarınızın içine atom bombası almanız demektir. Bir ülke ile savaş eşiğine geldiyseniz bu ülkenin içine atom bombası almanız demektir.

Osmanlı’ya önem veriyorsak göreceğimiz bir coğrafya Kırım’dır. Bir devlet için egemenlik en önemli meselesidir. Osmanlı’da egemenliğin en önemli yedeği Kırım’dır. Bugün egemen biziz, ancak Osmanlı’da egemenliğin sahibi hanedandı. Hepsinde Kırım işaret edilmiş. Giray hanları devletin başına getirilecek, dolayısı ile biz tarih, medeniyet şuuruna sahip olsa idik Rusya Kırım’a girdiğinde Türkmen dağını görmemiz lazımdı.  

Rusya Moskova Camii açılırken bize fotoğraf verdirdi. O fotoğrafın ardından buraya gelip Müslüman katliamı yaptı. Bir ay, bir buçuk ay geçmeden bizi Şangay’a alın dediğimiz güçle, savaş düzenine geçtik. Bu sefer NATO üyesiyiz dedik. Öyle olunca bu sefer dünya düzeni içindeki iki güçle de güven problemi yaşayan bir yere gittik.

Sultan Abdülhamit’i iyi etüt eden, tarih şuuru olan bir ülkede böyle problemlerin olmaması lazım, o yüzden güzel cümleler seçiyoruz ancak, siyasete siyaret etmediğini görüyoruz. Dış politikada savrulma var, aklımızı toplamamız lazım, hayali ve afakî gibi bir kısım temel şeylerle hareket ediyoruz.

Irak’ı kim bölebilir, bölünme kararını kim alabilir? O akıl bize dost mudur? Biz o akılla çatışır mıyız, çatışırsak milli bir duruşumuz olur mu? Bütün bunları iyi analiz etmemiz, ona göre hareket noktası belirlememiz lazım.

Bir PKK meselemiz var bizim, Irakta kanton kurmaya çalışan bir PKK var. Iraktaki diğer güçlerle ittifakı üzerinden önümüzdeki 5 yılda belki Barzani’nin Erbil’de PKK’nın da ortağı bir  başka koalisyon göreceğiz. O yüzden bu bölge ile münasebetimizde kalıcı kapasite aktarırsak bugün aran iyi olabilir. Ancak 10 sene sonra bir başka güçle uğraşırken kendini bulabilirsin, küçük örgütlerin bile kendince tutarlığı olan stratejileri var. Türkiye, Suriye, Irak sınırına bir pergelin ucunu yaslayın ve bir çember çizin. PKK’nın bu çemberin etrafının her yerinde bir kanton çizdiğini görüyorsunuz. Suriye’de Kamışlı, Haseki, Cezire kantonu burada, Cizre ve Silopi de burada. Niye yapıyor; Türkiye’de ezildiğinde Irak’a kaçacak, Irakta ezildiğinde Suriye’ye kaçacak. Bu üç devlete doğru alanını genişletmeye çalışan örgütlü bir yapı görüyorsunuz. Örgütler bile strateji oluşturduğu bir yerde, arkasında bu kadar tarih olan bir devletin bundan dersler çıkartması lazım. Gelecekte de daha büyük krizler bizi bekliyor, bu dalgalar büyüyerek gelecek, bu mesele çok ciddidir. Dış politikamızın da aklını toplaması lazımdır.

Şimdi diyoruz ki, PYD ile Amerika niye görüşüyor? Niye görüşmesin, siz bu örgütün liderini üst düzey evinizde ağırlamışsınız, Kobani düştü düşecek diye bunlara silah sevkiyatına siz izin vermişsiniz, bu kadar işi yapmışsınız öbür adamın işine yarayacak. Onun hiç çatışması yok, siz bu pencereyi açtığınız zaman onlar bu ittifakı yapıyorlar, ama önce devletin kendisinin bir istikameti olması lazım, şu yanlış bir şey; bir siyaset izlediniz, yanlış olduğunu gördünüz, bu defteri kapatıp yakacaksınız. Devletler politika değişikliklerinde keskin bir şekilde yeni tavırlarını sahiplenmezlerse muhataplarınız hep eskiye döneceğinizi zannederler,  o ihtimale çalışırlar, Türkiye devlet olarak kendi siyasetinin arkasında ciddi durması gerekir,  o aktörler yan yana geldiğinde karşı karşıya gelebileceklerini görebiliriz. Ama önce kararlılığının olması icap ediyor diye düşünüyorum.

Çok teşekkür ediyorum.

 

Fotoğraf Galerisi: