Prof. Dr. Caner ARABACI Konferansı

Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı

Cumartesi Sohbetleri

Prof. Dr. Caner ARABACI

“ŞEYTAN ÜÇGENİNE ÇEVRİLEN ORTADOĞU’DA TARİHE TANIKLIK”

20 Aralık 2015

Orta Doğu şeytan üçgeninde, ya da Orta Doğu şeytan üçgenine çevrilen bölgede tarihe tanıklık, hakikaten fiilen yaptığımız bir şey. Osmanlı devrinde 400 yıl bölge, kendi barış havzası içinde yaşadı. Selçuklu döneminde de böyle bir dönem yaşandı. Zaman zaman problemleri oldu. Daha evvelinde, 630’lu yıllardan itibaren ilk Emevi, Abbasi dönemlerinde de bazı sorunlar görüldü. Günümüzdeki kargaşa, savaş ortamı, kan ve intikamın kol gezdiği, insanların yerlerini terk ettiği, birbirini boğazladığı bir coğrafya haline dönüşme, hiçbir devire benzemeyen bir hal.Bu son durum nasıl sağlandı, önce bu soruya değinip, tarihi sürece geçmek lazım.

Son durum, Hıristiyan Medeniyetinin bir başarısıdır. Batı Medeniyeti, girdiği her yeri sömürdü, asimile etti, perişan etti. Son girilen bölgeler; Afganistan, Irak, Suriyede öyle. 22 İslâm ülkesi bu kaosun parçası haline getirildi. Peş peşe yıkılan, meşhur domino taşları tabir edilen şekli ile kargaşa gerçekleştirildi. İslâm âlemi, kimliği, maddi varlıkları, coğrafyası ile birlikte anormal bir yıkımı yaşıyor. Bu gelişmeler, Hıristiyan Medeniyetinin, İslâm âlemine hediyesi. Bu neden böyle? Batılılar, neden bu hediyeleri sık verir oldu? Bir Hıristiyan yazar, hepimizin bildiği, eserlerini birçoğumuzun okuduğu Edward Said, Oryantalizm’i yazdı. Haberlerin Ağında İslâm’ı yazdı. Birçok eser verdi. Özellikle bu ikisini vurgulamak lazım. Onun şöyle bir tespiti var; diyorki,‘Batı, İslâm’ı anlamaya çalışmadı, Batı İslâm’ıdoğru değerlendirmedi’. Filistin kökenli, Amerika da yetişmiş 1967’den sonra kimliğine dönmeye gayret eden bir Hıristiyan Arap bu tespitleri yapıyor.‘Batı, İslâm’ı sürekli düşman gördü, hasım gördü’. İslâm’la ilgili çalışmaları, oryantalist çalışmalar, eski köklü araştırmaları da hasbi değil. Bunlar, ‘İslâm âlemini nasıl sömürürüm, nasıl yenerim’ anlamında çalışmalar. Tabi bu çabaların devamına baktığımızda, batıda oryantalizmle ilgili köklü üniversitelerin, kurumların oluşturulduğunu görüyoruz. 1600 başlarına kadar uzanan, dil öğretimini öne çıkaran kurumlar, niçin doğu dillerini öğretiyorlar? Mesela, Papalığın çabası, çok köklüdür. Fransa’da 1700’lü yıllardan itibaren, bu tür enstitüler görülür. Londra’da üniversiteler bulunmaktadır. Amerika, İspanya, Rusya’da, Hollanda’da benzeri çalışmalar eskidir. Peki, bu çalışmaların amacı nedir? Doğu dillerini, kültürünü, İslâm âlemindeki eserleri, coğrafyayı yer üstü yer üstü zenginlikleri niçin inceliyorlar? Bu ‘niçin'e Edward Said’in bir cevabı var. Bu çabanın bir amacı, elde etmek istedikleri bir şeyler var onun için. Devletler ve siyasetçiler, yönlendiriyor amaç doğrultusunda. Birçok örnek, bu düşünceyi pekiştiriyor.Mesela Anadolu coğrafyasını katır sırtında adım adım gezen bir İngiliz kadın, çok meşhurdur. Oxford'u birinci bitirmiş, zengin bir demir tüccarının kızı. Türkiye coğrafyasını çok iyi gezmiş. Bir Ermeni hizmetlisi ile beraber cam üstüne fotoğraflar çekmiş. İngilizler, şimdi o kadın adına bir enstitü kurdular. Fotoğraflarını da yayınlıyorlar. Arkeoloji çalışmaları da yapan Gertrude Bell’in emekleri niçindir? Sonunda şunu görüyorsunuz: Bu kadın İngiliz entelijans servisinin Orta Doğu şefidir, Irak’taki devleti kuran kadın odur. 1926 yılında şüpheli bir ölümle gitmiştir. Çok şey bildiği için artık yaşamasına gerek kalmadığı düşüncesi var. Yani bunca emeğin gerisinde İngiliz istihbaratı ve dışişlerini görüyorsunuz. Yapılanlar, ilime katkıda bulunmak için rızai bir çalışma değil. Hatta günümüzde orta yaşlarda olanlar bilir. Bir ara Mecliste konuşmalar yaptırdığımız bir adam vardı. Türkiye, İsrail, Filistin ile ilgili çalışmaları ünlüdür. Modern Türkiye’nin Doğuşu’nun yazarı Bernard Lewis. İngiliz oryantalistlerin yetiştirdiği bu Yahudi kökenli bilim adamı şimdilerde ABD derin devletine hizmet veriyor. Doğu bilimcilik, doğuyu kontrol altına alma çabasının mızrak ucu durumunda. Suriye ile ilgili bu tür çalışmalar da çok. XIX. yüzyılda Suriye’nin toprak düzenini incelenir. İncelenir ki, toprak, sahiplik yapısı, ilişkiler ortaya konup ona göre fitne ateşi yakılsın.

Halide Edip Adıvar’ın Mor Salkımlı Ev adlı bir hatıratı var, biliyorsunuz. Halide Edip, Suriye’de görevlendirilmiş bir yazar. Annesi küçük yaşta ölmüş Türk kökenli, babası uzun yaşamış Yahudi kökenli bir yazarımız. Hatıratında, Lübnan Kudüs arasındaki hattaki Birinci Dünya Savaşı’ndan dolayı boşaltılmış Fransız okullarında, yeniden eğitim çalışmaları yapalım diye karar verildiğini anlatır. Dördüncü Ordu Komutanı Cemal Paşa, bu kararı organize etmek üzere Halide Edip’e yükler. Fransızlar, sınıflardaki masa örtülerini bile almamışlardır. Okulları öylece devralınmıştır. Adıvar, İstanbul’dan bildiği, güvendiği insanlardan, hocalık yapmak üzere götürür. YalnızFransız misyonerleri, bölgeyi terk etmemişlerdir. Fransız misyonerlerle defalarca görüşür. Halide Edip'e bazı öğütler verirler. Kızları, ‘üç kişiden aşağı yan yana tutma, bir aydan önce banyo yaptırma’ gibi öğütler verirler. Yani batının ahlaki çürümesinin, doğuda da olduğunu düşünerek önerilen tedbirler bunlar. Fransızların eğittiği insanlar, peyniri Fransızca söyleyip, kahvaltıyı Fransız gibi yiyip/düşünen, Arap ırkçısı insanlar haline gelirler. Bu sürecin devamı nedir? Suriye’deki Arap ileri gelenlerinin idamı, kargaşa, harp sonunda da bölgede Fransız işgali… Buraya şunun için girdim. Orta Doğu’daki mevcut kargaşanın temelinde Hıristiyan Medeniyeti var. Hıristiyan dünyasının iddia ettiği gibi, BatıMedeniyeti insanlara mutluluk, huzur getirmedi. Hıristiyan Medeniyeti, dünyayı batının çöplüğü haline getirdi. Bu konuda batının, rakip görüp tehlikeli bulduğu medeniyet, İslâm Medeniyetidir. İslâm Medeniyeti, Hıristiyan Medeniyetinin önüne geçer, rakip olur; onun için İslâmMedeniyetini, karşı koyamaz, dirilemez hale getirmek lazım, düşüncesi ile hareket edilmiştir.

İnsanlığın, getirildiği noktada, İslâmMedeniyetine ihtiyacı bulunmaktadır. Onun için alternatif olarak bu medeniyet, nasıl diriltilir, sorusunu sormak gerektir. Hıristiyan Medeniyeti karşısında, insanlığın kurtarıcısı haline nasıl gelir, sorusunun öne çıkması lazımdır.

Gündemdeki konu olarak Suriye, bu duruma nasıl geldi, sorusunun cevaplandırılabilmesi için tarihi sürecin değerlendirilmesi gerekmektedir. Hıristiyan Medeniyetinin bir numaralı devleti olarak Bizans’la İslâm’ın ilk karşılaşmalarında, Bizans, dolayısıyla Hıristiyan medeniyeti alt edilmiştir. Dört Halife döneminin ardından, Emevi ve Abbasi devletleri bölgeyi yönetmiştir. Abbasilerden itibaren Türk yöneticilerin etkileri vardır. 645’ten itibaren Emevi saltanatını kuran Muaviye’den sonra, 750’lilere kadar Emevi yönetimi devam eder. Sonra Abbasiler bölgeye hâkim olur. Akşitlerin bölgede yönetici olduğu görülür. Bölge ile hem İslâm’ın hem de Türk milletinin bağı çok eskidir. 1075’ten itibaren Suriye’de Selçuklular var. Suriye Selçukluları devleti, Anadolu’daki Türkiye Selçukluları ile aynı zamanda kurulur. Biz genelde Malazgirt’i baz alırız. Malazgirt’ten itibaren ele alırsanız, Selçuklular bu coğrafyayı, dört yılda baştanbaşa geçip Bizans’ın dibinde, Türkiye Selçuklularının başkentini kurarlar. Aynı dönemde Suriye Selçukluları da kurulur. Bu devirden itibaren Suriye, Türkiye gibi, İran (Kirman) da Selçukluların kontrolündedir. Suriye’deki üst düzey gelişmeler bu dönemde olur. Osmanlı dönemindeki vakıf eserler, o sıralar canlanır, Osmanlı ile gelişmeye devam eder. Selçuklular, Türkiye ve İran’a hâkim, temel orta ekseni takip eden Sünni Müslüman’dırlar. İranda o zamanlar, ekseriyet itibariyle Sünni Müslümandır. Selçukluların ana merkezi İran’dır. İran'ın Şiileşmesi, Safevilerden sonra başlar. İran’da Selçukluların dev eserleri vardır. Tahran’ı, daha sonra şehir olarak kuran Türklerdir. İran, Safevilerle, Sünni İslâm akidesinin dışında, mezhepçi bir siyasetle uca çekilir. Zira Şia taraftar, taraf olmak demektir. Ali’nin tarafını tutan yani “Şia-ı Ali” terkibinden kısalmıştır. Tarihi bazı olayların, öfke/kavga değeri halinde canlı tutulması ile taraftar zümre, siyasi taban haline getirilebilmiştir. Orta yol, Sahabe döneminden beri gelenler Sünni akide ile çerçevelenmiş, ana damar, ana yol durumundadır. Uç taraftarlık söz konusu değildir. Şiilik, Kırmatilik, İsmailiye, Batınilik türü akımlar, uçtur, taraftarlık içinde alınabilir. Yalnız bu ana damar günümüzde, Şia karşıtlığı olarak görülüyor. Bu yanlış bir bakıştır. Şia karşıtlığı değil, ana damar olan bu anlayış, Selçuklu’da vardır.

Selçuklu, ana damarı temsil ederek, özellikle Abbasiler devrinden itibaren bölgede görülmeye başlayan İslâm bütünlüğünü parçalayan akımlara karşı tedbirler alır. Ana çizgiden ayrılan ekoller yayılmaya başladığı zaman, insan unsurunu doğru akideyle yetiştirmek ister. Değerler ortaklığı, siyasi istikrarla birlikte, Selçuklu dönemi Suriye’sinde, Anadolu ile İran’la bağlantılı olarak uzunca süren bir barış, aynı zamanda ticari, sosyal gelişme yaşanır. Yalnız bu hayatı, Haçlı Seferleri bozar. Bizans’la bağlantılı olarak 1096’dan itibaren, 200 yıl süren Haçlı Seferleri dönemi başlar. Bunu aslında 200 yılla sınırlandırmak yanlış. Çünkü Haçlı Seferleri, asla 200 yıl sürmez. Osmanlı dönemindeki Sırpsındığı, Kosova, Varna, Niğbolu gibi ilk beş savaşın, tümü Haçlı Seferi sonucudur. Birinci Dünya Savaşında Çanakkale’ye gelenler, haçlı olarak geldiklerini açıklamışlardır. Afganistan'ı işgal eden, Amerika’nın önderliğindeki Haçlı koalisyonudur. İslâm ülkelerini günümüzde işgal etmekte, istikrarsızlaştırmaktadırlar. Bu yüzden, 1096’da başladı, 200 yıl Haçlı Seferleri devam etti demek, tarihe uymuyor.

Haçlı Seferleri ve zihniyeti devam ediyor. Ancak bunun karşısında bir boşluk var. özellikle Tutuş döneminden itibaren Suriye tarihine baktığımızda,Haçlılarla mücadele, özellikle 1.,2.,3.,4. Haçlı Seferleri döneminde, -4. buraya ulaşmaz- bölgeyi kaplar.Hatta 1. Haçlı Seferinde, Kudüs dâhil bölge, baştan başta ele geçirilir.Tarihi coğrafya olarak, Kudüs Şam’dan ayrılmaz.Bilâd-ı Şam denir.Haçlıların başarısı bölgeyi kan gölüne çevirmiştir. Kudüs sokakları, diz boyu kan dolar. Hem Müslüman hem Yahudi’yi keserler. Antakya kuşatıldığında daha vahşi işler yapmışlardır. Haçlılar aç, yiyecek içeceksiz kalırlar. Papazların fetvası ile taze ölmüş Müslüman cesetleri, kılıçları şiş olarak kullanıp yerler. Bu Haçlı kroniklerinin bilgisidir. Haçlılar, Anadolu'ya gelirken, bu bölgede şemsiye bacaklı, ayakları yukarda acayip yaratıklar var, onlardan kutsal toprakları kurtaralım, Hıristiyanların elinden alınan Anadolu ve Kudüs’ü alalım, telkini altında gelmişlerdir. Bu şekildeki propaganda ile geldikleri zaman, şaşırırlar. Durum, Avrupa’da söylenildiği gibi değildir. Kendilerinden daha medeni, temiz insanlar vardır. Mesela Antalya bölgesinde, 3 000 civarında Haçlı Müslüman olur. Sebebini de Haçlılardan öğreniyoruz. Yörükler, aç kalmış perişan Haçlılara, yiyecek ekmek verirler. Düşman gördüklerinin insani tavrı onları etkilemiştir. Haçlılar, ‘Ey kılıçtan daha merhametsiz ekmek. Bizim çocukların İslâm’a dönmesine sebep oldun’ diye yerinirler. Haçlı Seferlerinde bu tür örnekler vardır. Öldürmeye gelen, dirilir. Haçlılara karşı bölgede, yiğitçe mücadeleler verilmiştir. Kılıç Arslan, Nurettin Mahmut Zengi, Selahattin Eyyubi gibi isimlerden bahsetmek lazım. Onlar, Haçlıları dahi şaşırtan, hayran bırakan işler yapmışlardır. Birinci ve İkinci Haçlı Seferlerinde, özellikle büyük işler yapmışlardır.

Osmanlının bu bölge ile bağı, Yavuz döneminde artıyor. Fiilen yönetim birliği, 1516 Mercidabık ile kuruluyor. Bölge Osmanlı, İslâm birliğine katılıyor. Mısır, Suriye, Irak, Lübnan tümüyle Osmanlı yönetimine geçiyor. Durumu, birçok İslâm beldesinin fethinden ziyade, İslâm birliğinin kurulması olarak görmek lazım. Mısır, bir milyon 400 bin kilometrekaredir. Yani Mısır, bugünkü Türkiye’nin iki katı büyüklüktedir. Arabistan, Hicaz, Ürdün, Suriye büyük bir coğrafyadır. Günümüzde parçalanmış onlarca devletin bulunduğu ülkelerin birliğe katılması üzerine, devlet adamları sefer dönüşünde Yavuz’a tantanalı törenler düzenlerler. Üsküdar’dan Topkapı’ya alayla geçişi sağlayacaklardır. Ancak Yavuz'u bulamazlar. Gece gizlice şehre girivermiştir. O hizmeti, Allah için yapmıştır. Alkış ve tören beklemiyor. Yavuz, ‘dünya bir devlet başkanına çok, ikiye az” derken birliğin azametine dikkat çekmek ister. Haçlı birliği, özellikle batıda Almanya ve İspanya merkezli çalışmaktadır. İslâm âlemindeki dağınıklığı kaldırarak, güçleri birleştirmek lazımdır.

Suriye, diğer yerlerle birlikte, Osmanlı birliğine katılır. Bölgede zamanla birçok düzenleme yapılır. Osmanlı barışı yaşanır. Ama asırlar sonra, Haçlı ilgisi bölgeye yeniden artar. Rusların, Suriye ile irtibatı 1770’li yıllardadır. Sonra Suriye’ye, Fransızlar saldırır. Napolyon Rakka önlerinde yenilir ve çekilir. Napolyon, ‘Türkleri öldürebilirsiniz ama asla yenemezsiniz’ der. Türkler, o dönemMüslüman demektir. Balkanlar’da Türk öldürmek, Müslüman öldürmek anlamına gelir. 1800 başlarında Osmanlı’da zaaflar başlamıştır. Mısır’da Mehmet Ali Paşa, bölgeye hâkim olur. Ondan sonra bölgeye Fransız ilgisi artar. Fransızlar, Maruni Hıristiyanlar ile irtibat kurup, onlar kanalı ile bölgeye girmeye başlarlar. Dürzilere İngilizlerin ilgisi artar. Ortodoks Hristiyanlara da Rusya yönelir.

Osmanlı zayıflamaya başlayınca, Hıristiyanlardan ataklar artmıştır. Batılı filozoflar,‘Niye birbirimizle uğraşıyoruz? Fransa, Cezayir’e, İngiltere Mısır’a, İtalya Libya’ya yönelmeli’ şeklinde düşünceler ortaya atmışlardır. Zira Hıristiyan’ın Hıristiyan’la savaştığı uzunca bir dönem vardır. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları da bu anlamda insanlığın yüzkarası savaşlardır. Biz sonradan katılmak gafletini gösteririz. Onlar, ‘Niye biz birbirimizle savaşıyoruz? Cezayir Fransızların olsun, Mısır niye İngilizlerin olmasın’ düşüncesini çoktan hayata geçirmişlerdir. Bölge ile ilgili inceleme, araştırma, düşünce geliştirme çabaları önemlidir.

Bir Alman subayı var, Moltke… Osmanlı Ordusunda görev yapmıştır. Daha sonra Prusya’nın üç önemli liderinden biri haline gelen Moltke, Orta Doğu nasıl Hıristiyanlaştırılır, nasıl hâkim olunur? konusunda kafa yorar. 1840’larda verdiği rapora göre teklifi şöyledir: Filistin Orta Doğu’nun kapısıdır. Filistin'e Almanca konuşan bir halkı/Alman Yahudilerini yerleştirelim. Böylece Almanya, hem içindeki safrayı atar, hem de Orta Doğu’da, Almanya ile aynı dili konuşan bir halk bulunur. Biz de bu bölgeye yerleşiriz. Bu adam bizim orduda subay, ancak planı böyle yapıyor.

Suriye’de Hıristiyanlar, 1860 yılında birbirini boğazlar. Hatta Şam sokaklarında bile Maruni ve Dürziler arasında, kavga sürer. Fransa altı bin kişilik bir ordu gönderir. Bizimkiler sinyali alırlar. Fransa’nın ardından İngiliz ve Rus müdahalesi gelecek, aynı şimdiki gibi olacaktır. Suriye'ye devlet adamları gönderilir. Tedbir sert alınır. Burada 200 Osmanlı devlet adamı idam edilir. Dışarıya, ‘biz tedbirimizi alıyoruz dış müdahaleye gerek yok’ mesajı verilir. Bu tutum faydalı olur. Ama Fransız askerlerinin yerini misyonerleri almıştır. Fransız misyoner okulları, burada Arap ırkçılığını geliştirir. Arap bölgesi, niçin Osmanlı tarafından yönetiliyor, türü Osmanlı aleyhtarı düşünceler geliştirilir. Hatta selefi düşünce sahibi insanlarda Harici düşünce geliştirilir. Acı bir şeydir. Bizde nasıl Jön Türkler vardır; bu bölgede de Jön Araplar ortaya çıkmaya başlar. Daha sonra Baascı partilere dönüşür. Arap ırkçılığının öne çıkması, Fransa ve İngiltere tarafından desteklenir. Buna Osmanlıdaki Jön Türklerinde etkisi yüksektir. Bunlarla kol koladır. Irkçı çalışmalar, bizi sıkıntıya sokar. Birinci Dünya Savaşı’na bir oyunla girdiğimiz zaman, bölgeye Cemal Paşa atanır. Gazeteci Hasan Cemal’in dedesidir. Bölgeye 4. Ordu komutanı olarak gönderilmiştir. Bahriye nazırıdır. Cemal Paşa jön kafa ile düşünmektir. Mesela, Arap çocuklarını Türkleştirecektir. Osmanlıları sevecek hale getirecektir. Bunun için bulduğu hoca Halide Edip’tir. Halide Edip, öyle uygulamalar yapar ki, Türk çocuklarından başkasını eğitime alamaz. Türk çocuklarına da Kenan'ın Çobanları’nı öğretir. Onun çok sergilenen bir piyesidir bu. Bugünün Filistin’inde Yahudilere yurt kurmayı isteyen bir zihniyetin sahibidir. Kenan’ın Çobanları’nda buralar, vaat edilmiş topraklardır. Yahudilerin, gün ışığını görmeleri lazımdır. Bunları bize, Halide Edip değil, Münevver Ayaşlı anlatıyor.  Ayaşlı, Alman okulunda okuyorken, Cemal Paşa’nın baskısı ile okulundan alınıp Halide Edip’in okuluna verilir. Halide Edip eğitimde vereceğini belirtilen piyesini oynatır. Cemal Paşa, Kenan’ın Çobanları’nı seyrederken, Halide Edip’in sigarasını yakar. Cemal Paşa, Halide Edip’in zihniyetini anlayamamıştır. Adıvar’ın, baba tarafından malum damarının, Yahudiliğe hizmetini kavrayamamıştır.

Cemal paşa 1915 de 11 Arap ileri gelenini asar, daha sonra 21 kişiyi asar. İdam sebebi, Fransızlarla savaşırken, onlarla işbirliği yapmadır. Bir Fransız konsolosluğu evrakı içinde işbirlikçi Arap ileri gelenleri tespit edilmiştir. Harp içinde, halkın kazanılması yerine karşı cepheye itilmesinin sonuçları düşünülememiştir. Benzeri çalışmalar İngilizlerde de vardır. İngilizler hilafet dergisi çıkartırlar. Hıristiyan Araplara bu dergi çıkartılıp fitne ateşi kaynatılır. ‘Biz Arap’ız, neden başkası tarafından yönetiliyoruz, Halifelik niçin bizde değil’ şeklinde fitneyi azdıracak düşünceler ortaya çıkartılır. Cemal Paşa da yaptığı hatalarla yardımcı olur. Ateş üstüne benzinle gider. İki emperyalist güç olarak İngiltere ve Fransa’nın İslâm coğrafyasını nasıl paylaştıkları bilinmektedir. 1916’da yapılan gizli anlaşmayla, Suriye Fransızların olacak; Filistin, Ürdün, Arabistan, Irak da İngilizlerin olacaktır.

Filistin-Kudüs bölgesindeki İngilizlere karşı savaşımız 17 Aralık 1917’den itibaren başarılı değildir. 1917 Aralık’ında Kudüs' ü terk ederiz. İngilizler Kudüs'e girerler. 17 Aralık’ından itibaren 1918 Eylül’üne kadar Şam’a çekiliriz. Bu çekiliş korkunç bir bozgun şeklindedir. Şam sonrası da dâhil çekilişin sorgulanması gerekmektedir. Askeri tarihçiler bunu halen yeterince sorgulamadılar? Niçin sorgulanmadığının da takip edilmesi gerekmektedir. Çünkü 4. Ordu, 7. Ordu ve 8. Ordu’nun ricat harekâtı koordineli değildir. Bunlar Yıldırım Orduları grubu olacaktır. Savaşta galibiyet ve mağlubiyet olur. Yalnız çekilişin bozgun olmaması lazım. Buradaki çekiliş neden bozgun olur? 7. Ordu, ortayı boşaltarak çekilmiş, 4. ve 8. orduya haber vermeden ortaya boşaltmıştır. İngilizler atlı birlikleri ile ortadan dalarak bizim iki ordumuzu da mahvederler. İngilizler Şam’a girdiğinde Mehmetçiğe kurşun sıkmazlar. Çünkü hazırladıkları, özellikle Lawrens’in çöl urbanları, Mehmetçiği keserler. Lawrens diyor ki, ‘hiç kurşun sıkmadık kan tutuncaya kadar Mehmetçik kestik’. Biz bu felaketin sorgulamasını halen yapmadık ve yapmıyoruz? İngilizlerle harp oyununda, İngilizleri peşin galip hale getirecek yanlışın değerlendirilmesi lazım. Kimdi o 7. ordu komutanı? O komutan, İstanbul’a çok zengin dönüyor. Daha sonra yapılan bir röportajda ‘200 civarında atım vardı sattım’ diyor. 200 atı, Cemal Paşa aracılığı ile paraya dönüştürüyor. Sonra Yıldırım Orduları komutanlığını devralıyor. Diyor ki, ‘Komutanlığa atandım. Kaldığım odanın kapısına geldiğimde, kapıda küçük altın kasaları vardı. Bu ne, dedim. Almanların size özel hediyesidir, dediler’ diyor. Almanlar bir Türk generaline altın kasalarını niye veriyor?

Osmanlı ordusunu Almanlar yönetiyordu biliyorsunuz. Birinci Dünya Harbinde ordumuzda 15 bin Alman vardı. Alman komutanlar çoktu. Genelkurmay başkanı Alman’dı. Ancak bu söyleşide, Alman olmayanları da markaja almaya yönelik bir operasyonun olduğu anlatılıyor.

Tehcir olayında ana bölge, Halep dâhil Suriye’dir. Tren çok kullanılamıyor. Ermeniler bölgeye gönderilirken, buraya gelene kadar birçok insan ölür. Gelebilenler de çok iyi durumda değildir. Cemal Paşa, bunlara ordu malından, yiyeceğinden üst düzeyde yardım eder. Tabii durumu şöyle de değerlendirebiliriz. Osmanlı anlayışı ile ilişkilendirerek, ne kadar tehcire tabii tutsanızda vatandaşlarınızın göz göre ölümüne göz yummayıp besliyor, bakıyorsunuz. 1918 Ekiminden itibaren Osmanlı bölgeden çekilmiş, Halep’in kuzeyindedir. Güney İngilizlerin hâkimiyetindedir. Anlaşma gereği İngilizler, Fransızların adım adım bölgeye yerleşmesine izin verirler. Yalnız ilginç bir durum vardır. Bu paylaşma anlaşması yapılırken İngilizler, Mekke Emiri’ne derler ki,‘Sana Halifelik vereceğiz. Arap imparatorluğu kuracağız. Seni başına getireceğiz. Ancak isyan edeceksin Osmanlı’ya’ derler. Yine 1916 Haziran’ı öncesinde Osmanlı Devleti, Şerif Hüseyin’in isyanını kolaylaştıran işler yapar.

Bilindiği üzere, Abdülhamit döneminde, İstanbul’da kabile mektepleri vardı. Kabile reislerinin çocukları eğitime alınırdı. Aslında bu, sadece eğitim değildi. İngilizlerle, Haçlılarla irtibat kurup, kendi vatanına, dinine, bölgesine menfaat karşılığı ihanet edebilecek kişilerin çocukları/ciğerpareleri, rehin tutulurdu.Bu Osmanlının politikasıdır. 1916’ya gelindiğinde, Şerif Hüseyin’in oğulları, Osmanlının elindedir. Osmanlı Devleti, Şerif Hüseyin’in İngilizlerle işbirliğini bile bile oğullarını gönderir. Devlet, durumu bilirken, rehin oğullar niye salıverilir? Aslında Şerif’in de önemli bir askeri gücü yoktur. Mekke’de kocaman Ecyad Kalesi vardır. Burada sadece 47 asker bırakılır. Şerif Hüseyin’in iki oğlu da salıverilir. Yani Osmanlı askeri, Şerif Hüseyin’in isyanında önce çekilmiştir. Medine öyle değildir. Orada Fahrettin Paşa komutasında güçlü bir ordu var. Orada bir olay yok. Şerif Hüseyin’in gücü, topu topu 3500 kişi. Sanki İngiliz’in isyan isteğine, Osmanlı kendi eliyle ortam hazırlayan bir tavır içindedir. Bu durumu, Osmanlı bu toprakları koruyamayacağından; ‘Ne yapalım, isyan ettiler koruyamadık kutsal toprakları’ demek için bu oyunu oynadı gibi yorumlayanlar var. Ama her halde ‘hain kim’ sorusunun yeniden sorulması lazım. İngilizlerle anlaşarak Şerif Hüseyin, 1916 Haziran’ında Mekke de isyanı patlatır. Yemen tarafındaki güçlerimizin kuzey yolu kesilmiş olur. Askeri yönden bu, büyük bir zarardır. Yemen’in kuzey yolunun kesilmesi, bu tarafta da Kudüs’ün İngilizler tarafından işgal edilmesi, güneydeki kuvvetlerimizi perişan eder.

Netice olarak Suriye, İngiliz askerinin elinde kalır. Anlaşma gereği bölge, Fransızlara teslim edilir. Gizli mutabakat, resmi bir anlaşma/San Remo Konferansı ile Suriye bölgesi verilir. Ardından o dönem, Birleşmiş Milletlerin yerini tutan Cemiyeti Akvam kararı ile Suriye Fransız işgali altına girer. Fransızlar burada özellikle Nusayri çocuklarını subay olarak yetiştiren askeri bir Akademi kurarlar. Fransızlar emeklerinin karşılığını ne zaman alırlar? 1945ten itibaren Fransızlar bu bölgeden çekilir. Çekilişle ilgili bizim basında çok haber var. 1946’dan sonraFransızlar yerine burada bir yönetim oluşturulur. Bu yönetim, 1950’den itibaren Ruslarla irtibat kurar. Rusların Suriye’ye silah vermeleri, 1956’da başlar. 1960 darbesi gerçekleşir. 1967 Arap-İsrail savaşında Suriye taraftır. Golan Tepeleri, İsrail tarafından işgal edilir. Suriye yönetimi, Golan’ı kurtarmak için, Yahudilere tek kurşun sıkmaz. ‘Kahraman komutan’ olarak Hafız Esed, darbe ile Suriye yönetimini ele geçirir. Esed’e alevi denir. Çok yanlıştır. Fransızlar,‘Arap Aleviliğini’ uydurmuşlardır. Nusayrilik, Alevilik değil ayrı bir din durumundadır. Örgütlenme tarzı, kitabı farklıdır. Nusayrilik, İran’daki Bâtınilik, İsmailiyeden gelen kolun Suriye’nin dağlık bölgelerine yerleşenlerin devamıdır. Alevilikte kardeşlik söylemi üst düzeydedir. Samah’ında kadın-erkek beraberdir. Nusayrilik'te, sır tutmaz kabul edilerek, kadın dışlanır. Örgüt, sadece erkeklerden oluşur. Gizlidir.Sır açıklayan öldürülür.

Suriye’de, 1971’de darbeci General Hafız Esed, cumhurbaşkanı seçilir. Ölünceye kadar seçilmeye devam eder. O öldükten sonra oğlu cumhurbaşkanı olur. 2001’den bu yana Beşşar Esed cumhurbaşkanıdır. Ordu, siyaset, istihbarat Esed ekibinin kontrolündedir. Yüzde seksen beş Sünni Müslüman kesim dışlanmıştır. Suriye’nin kuzey doğu bölgesindeki Müslüman Kürt halka kimlik bile verilmez. İç savaş başladıktan sonra PKK’nın Suriye koluna bölgeyi teslim etmesi, ibretle dikkat edilmesi gereken bir durumdur. Beşşar yönetiminin, ülkeyi hangi duruma getirdiği görülmektedir. Kendi halkını, evinden barkından sürer, yüz binleri öldürür, yaşayanlara kan kustururken; emperyalist güçleri ülkesine davet eden durumdadır. Esed yönetimi, Rusya’ya ülkesini peşkeş çekmiştir.

Şimdi bir tarihi anekdot aktarayım. Çinlilerin Konfüçyüs diye bir düşünürü var. O, öğrencileri ile gezerek ders yapan meşşai meşrep biridir. Öğrencileri ile ormanlık araziden geçerken, birden bir kadın çığlığı duyarlar. Öğrencileri koşar bakarlar ki, kocası kaplan tarafından parçalanmış bir kadın ağlamaktadır. Konfüçyüs, kadınla konuşur. Kadın, kayınpederini ve kocasını kaplanın parçaladığını söyler. Konfüçyüs, kadına az ilerdeki şehre niçin gitmediklerini, neden burada yaşadıklarını, tehlikeli yere nasıl geldiklerini sorar. Kadın derki,‘orada zalim bir yönetim var o yüzden buradayız’. Konfüçyüs, talebelerine dönerek, zalim yönetimlerin vahşi kaplanlardan daha kötü olduğunu söyler. Ümit ederiz, vahşi hayvanların yırtıcılığını geride bırakan durum, beş yılı dolduran İslâm âleminin acılı hali çok devam etmez.

Kanlı ortam, İslâm coğrafyasında yeni bir paylaşımınşekillendirildiğini gösteriyor. Olayı, su, petrol savaşlarına endekslemek, yeraltı zenginliklerine indirgemek bizi yanıltır. Zenginlikleri zaten bu zamana kadar alıyorlardı. Beşşar yönetimi, emperyalistlerin müttefiki olarak, bir sanayi mi geliştirdi? Zenginlikleri, zaten peşkeş çekiyordu.

Birinci Dünya Harbi sırasında, Suriye’de Alman arkeologlar kazı yaparlar. Harp olurken bunun anlamı nedir? ‘Türklerin geçmişine sondaj yapıyoruz’ derler. Suriye’de ki kanlı kavganın önemli hedefi, Türkiye'dir.

Cumhuriyet başlarında yöneticilerin şöyle bir görüşü vardı. Kafkaslar’dan Bulgaristan’a kuzeyimizi, Kırım, Ukrayna dâhil Rusya kaplamıştır. Onun için yöneticiler, 'ayı'yı üstümüze abanmış görürlerdi. Ayı, Rusların millî sembolleri.  Ayı, Gürcistan'a pençeyi attı, savaş birgün sürdü. Kırım'ı ilhak etti. Kimsenin sesi çıkmadı, Ukrayna'yı böldü. Suriye’de büyük deniz üssü kurdu. Şimdi Lazkiye tarafında hava üssü kurdu. Yani Türkiye, kuzey ve güneyden bir kuşatma altında. Rusya ile bizim son 200 yılımız, ortalama 20 yılda bir savaşla geçmiştir. Müttefik konumda olduğumuz halde bile Rus elçisi, Kars ve Boğazları istemiştir. Bize çok ter döktürmüştür. İkinci Dünya Savaşında müttefiktik. O dönem Türkiye’sinde, en gür ses Karabekir den çıkar. Gazetelerde Karabekir’in ‘bütün varlığımız ile savaşırız’ diye açıkladığı sözlerinin manşetleri var. Şimdi Rusya ve Hıristiyan Medeniyetinin, İslâm âlemini kuşatma ve yeniden dizayn etme çabası coğrafyamızı kan gölüne çevirmiştir.

İşgal hazırlıkları önceden başlamıştır. Şunu çok net söyleyebiliriz. 1980’li yıllar Amerika ve Avrupa’da, ‘Orta Doğu, Suriye, Körfez bizimdi, niye buraları yeniden almıyoruz’ diye kitaplar yazılır, yayınlar yapılarak gazete yazıları yazılır.Bu çalışmalar, 1992’de işgal ile sonuçlandığı, çok açık değil midir? Bu sıralar, Amerika DışişleriBakanlarından Rice,‘22 ülkenin sınırları değişecek’ demişti. Kissinger, bundan sonra “savaş, Müslümanlarla Hıristiyanların değil, Müslümanlarla Müslümanların savaşı olacaktır” demişti. Amerikan Merkezi İstihbaratının (CIA) eski Orta Doğu şefi Robert Baer, yeni Orta Doğu’yu kurmanın tek yolunun, geniş çaplı bir ‘Şii-Sünni iç savaşı’ tetiklemekten geçtiğini söylemişti. Onun düşüncesi açık ve alçakça idi: ‘Niye biz (Amerikalılar!) ölelim ki? Bırakalım (Sünni-Şii) Müslümanlar birbirlerini öldürsünler!’ Şimdi, Irak’ta, Suriye’de olan nedir? İran-Suud ilişkisi, hangi kıvamdadır?

İslâm Medeniyetini, yer altı ve üstü zenginlikleri, insan unsuru ile kontrol altına alma çalışması yürüyor. Düşürülemeyen kaleyi, kontrol altına alma çabası devam ediyor. Bunlar da taşeron örgütler üstünden yapılıyor. Bir ara Amerika’nın Afganistan’ı işgalinin sebebi el Kaide idi. el Kaide nasıl oldu da IŞİD’leşti? İslâm’ı İslâm ile çatıştırıp bölgeyi işgal ve kontrolün meşrulaştırılması söz konusudur. Bunu da çok iyi beceriyorlar. Şu an Güneydoğu’da mücadele var. Diyarbakır’ın Sur ilçesinde, hendekler, çatışmalar var. Cizre’de de öyle. Biraz önceye gittiğiniz zaman, tuzak kurmayı, bomba yapıp patlatmayı, Suriye’de Amerika’nın PKK’ya PYD üstünden öğrettiğini, öğrenenlerin de bildiklerini Türkiye’de kullandığını görüyorsunuz. Örgütün adı PKK, PYD, PEJAK, DHKP-C, IŞİD olur hiç bir önemi yok.Hedef İslâm Medeniyeti ve dirilişi kırmak,İslâm birliğini yok etmek, İslâm topraklarını işgal etmektir.

Geçmişte, işgallere karşı köklü tedbirler alınmıştı. Bayurbucak/Türkmen Dağı’ndakiler, Ahıskalılar gibiydi. Tipik Osmanlı politikası; Rus ilerlemesine karşı, Anadolu Müslüman Türkünü alıp Kafkaslar’a yerleştiriyoruz. Etten bir duvar oluşturuluyor. Rusların güneye yayılmasına karşı, o etten duvar, 1944’de yıkıldı. Kış soğuklarında, ölümüne sürgün gönderildiler. Sesimiz çıkmadı. Öldürüldüler. Sürgün sırasında çok can kaybedildi. Bayurbucak Türkmenleri de Hicaz yolunda, Suriye’nin kuzeyinde yaşıyorlar.Yaklaşık 60 km derinliğinde bir araziye, asırlar önce, 1600’lü yıllar yerleştirilmiş Sünni Müslüman Türk insanı bunlar.O bölgenin güvenliğini koruyan insanlar. Osmanlıda, derbent anlayışı vardır. Bir bölgeyi, güvenilir bir halka teslim eder, vergi almazsınız. Onlardan istediğiniz, bölgenin güvenliğini sağlamalarıdır.O yüzden Bayurbucak’ın konumu, Ahıska’ya benzer. Talihin garip cilvesi iki yerde de Müslüman Türk insanı Rusya ile karşı karşıya gelmiştir. Ahıska’yı koruyamayan Türkiye’nin Bayırbucak’ı feda etmemesi gerekir.

Türkiye, Şam, Halep bölgesinden çekildikten sonra, kendisine kıble olarak Paris, Londra, Washington’u seçti. 90 küsur yıldır, bölge ile ilişkimiz zayıfladı. Mahmut Dikerdem diye bir büyükelçimiz vardır. Orta Doğuda Devrim Yılları diye bir kitap yazdı. Düşünce olarak sosyalizmi benimseyen bir adamdır. Hatıratında çok enteresan bilgiler verir. 1950’ye kadar Mısır’ın üst düzey insanları hep Türkçe konuşmuştur. İngilizlerin isteği ile ne zaman Kral Faruk yasaklıyor, ondan sonra Türkçe konuşma kesiliyor. Bizim güneyde, inanç bağımız, kan bağımız olan o kadar çok ülke var ki, bırakın Bayırbucak’ı mesela Mısır, XIII. yüzyılda Türkiye diye anılır. Aynı dönem, Türkiye diye adlandırılan yerlerden birisi Anadolu, diğeri Daşt-ı Kıpçak’tır. Yani Kırım ve kuzeyindeki stepler, Türkiye diye anılır. Kendi kültür dünyamızla bağımız koptu. 90 yıllık kıble değişimi, medeniyet ve değerler değiştirme süreci, bölge insanıyla, Kerkük’le, Musul’la ilişkimiz azaldı. Onları, emperyalist ellere teslim ettik. Türkiye aynı tutumu, İran’daki 50 milyona yakın Azeri Türkü’ne de uyguladı. Bir millet, dalı ile kolu ile yaşar. Kafalarınızı dikdörtgenin içine hapsettiğiniz zaman, çıplak gövde olursunuz. Kendinizi savunmanızda zayıflar, yaşayamazsınız. Onun için büyük kafa, büyük plan, büyük güç lazımdır. Türkiye, küçülmeyi, marjinalleşmeyi kabul etti. Ulus devlet anlayışını benimsedi. Bu fikir, batının önerisi idi. Onu uyguladı. Hâlbuki bizim jeokültürel yapımız, çok büyüktür. Gücümüz oradan gelir. Jeokültürel yapıyı göz önünde tutarak düşünmemiz lazım. Bayırbucak’ı da bu anlamda yakın zamana kadar ihmal ettik. Türkiye, Türkmendağı’nı dillendirmeye yeni başladı. Cerablus’un batısı, Bayırbucak’a kadar olan kesim, hem de Türkiye’den itibaren 60 km’ye yakın Suriye içindeki bölge korunmalı. Hâlbuki bunlardan öncesinde bahsetmedik. Suriye’de 10 ayrı Türkmen bölgesi var. Haberimiz olmadı. On bölgeden sadece birisidir Bayurbucak. Yani Suriye içerisinde, yaklaşık 2 milyon civarında Türkmen nüfus var. Kesin bilmiyoruz. Bundan 15 yıl öncesinin rakamı ile bir buçuk milyon Türkmen. Herhalde nüfus, orada kalmadı. İki milyon civarında Müslüman Türk var. Ana dili Türkçe olan insanlar yanında, anadilini kaybetmiş Arapça konuşan Türkmen kitlesi var.

Türkiye, şu an tehlikeyi ensesinde hissettiği için Bayırbucak’a destek çıkıyor, silah gönderiyor. Türkiye içinden Rus’a, Amerika’ya hizmet edenler, bunları deşifre ediyor. Bizden maaş alan bir milletvekilinin, Moskova’da, Türkiye IŞİD’e sarin gazı veriyor, demeci vermesi çok acı bir şey. Biz zor zamanlarda, birlik olacak kafa yapısını, zaman zaman gösteremiyoruz. Türkiye, Bayırbucak'ı korumak zorunda. Çünkü biz Musul u korumadık. Kerkük’ü korumadık. Kuzey Irak’ta, bin kilometrekare alanı İngilizlere hediye ettik. Başımıza gelenleri görüyorsunuz. Eğer Kuzey Irak’taki varlığınızı koruyamazsanız, Cudi’yi de Hakkâri’yi de koruyamazsınız. Biliyor musunuz, Hakkâri bir dönem Musul’dan yönetilirdi. Demekki Osmanlı, bizden akıllı imiş. Çünkü dağlardan sınır geçirerek, İngiliz kafası ile sınır sorunu aşılmaz. Hinterlandını ele almanız, art ülkeyi ele almanız gerek. Musul'da o yanlışı yaptık. Teröre çok malzeme/kurban vererek hatayı yaptık. Terörü kullanan güçler belli. İçimizden eleman yetiştirerek akan kanı çoğaltıyorlar. Aynı hatayı Türkiye, Bayırbucak’ta göstermeyecek gözüküyor. Bu doğru bir tavırdır.

Biliyorsunuz Amerika, Irak’ın yönetimini, İran’a verdi. Güya en büyük düşmanı İran’dı. İran için ABD, ‘Büyük Şeytan’dı. Haçlılar, tarih boyunca, Şia ile her zaman işbirliği yapmıştır. Mesela Selçuklular döneminde Suriye Şiası, Selçuklular aleyhine Haçlılarla işbirliği yapmıştır. Dün İran da böyle idi. Şu an yeni bir Şii hattı, daha doğrusu Fars yayılma alanı oluşturuluyor. Şia, İran’ın emperyalist yayılmacılığının, aleti durumundadır. Ruslarla beraber İran, Irak, Lübnan Hizbullah’ı ile işbirliği halinde kuşağını oluşturmaktadır. Bölgedeki PYD, iyi bir maymuncuktur. Rus silahlandırıyor, onunla işbirliği yapıyor; Amerika silahlandırıyor onunla işbirliği yapıyor. Düşmanlar dost, dost olması gereken Türkiye hep düşman. Çünkü inanç ekseni yok. PKK, Arap Baası’nın aynısıdır. Görünürdeki Kürt oluşumu, Müslüman değildir. Irkçı sosyalisttir, nasyonal sosyalisttir. IŞİD de bu işin tam ortasındadır. IŞİD de maymuncuktur, El Kaide’nin yerini almış bir maymuncuktur. IŞİD de İsrail’e bir kurşun sıkmaz Kurşunu Müslüman’a sıkar. Videoları yayınlanan bir iki Hristiyan’ın gözükmesi tahriki artırmak içindir. IŞİD, emperyalist güçleri, Orta Doğu’ya çeken bir aracı durumundadır. NSA ajanı Snowden, IŞİD’in 2014'te Amerika, İngiltere ve İsrail tarafından organize edilip kurulduğunu açıkladı.

Bu arada, Musul a doğru yaklaşık 1600 kişilik asker göndermemiz, aslında İran-Irak-Suriye-Akdeniz hattına bir kılçık; Türkiye’nin stratejik bir hamlesidir. Türkiye’nin bu tutumu doğrudur. Türkiye’nin, Türkmen Dağı’ndaki yapıyı, doğudan bir hamle ile desteklemesi doğrudur. Hem Kandil, Güneydoğudaki teröre karşı bir ataktır. Bu hamlenin ardını getirmemiz gerekir. Irak yönetimine, İran ve Rusya,‘yabancı asker çekilsin’ açıklamasını yaptırdı. Kılıcı vurduğunuzda, sesin nereden geldiğini görüyorsunuz. Irakta ‘yabancı’ kim? Türkiye mi, ABD mi, Rusya mı, İngiltere mi? Mevcut İrancı Irak yönetimine göre, Amerika bölgede hiç işgalci olmadı ki. ABD, Atlantis'in öbür ucundaki uslu çocuk, emperyalist güç değil ki. Biliyorsunuz, Amerika’nın yeryüzünde 35 ayrı yerde ordusu var. Amerika PKK’yı besleyen ülke, 90’lı yıllardan bu yana, PKK’nın Suriye kolunu açıkça silahlandıran, PYD’ye müttefik olan, bomba tuzaklamayı öğreten Amerika. Tuzaklarını bozacak hamleler, elbette onları rahatsız edecek.

Bölgedeki ana sorun insan unsurunun iyi yetiştirilmemesinde. Eğitim sorunu, çok acı ve uzun bir konu. Türkiye, eğitim konusunda 200 yıldır başarısız. Son 13 yılda da eğitim konusunda başarısızlık, üst düzeyde. Diğer alanlardaki başarıları gölgeleyebilecek bir durum bu. İnsan tipini üretmeden, eğitim düzeyini düzeltmeden gelecekte var olmazsınız. Bu güne şöyle bir gönderme yapsak uygun olur: Büyük Selçuklu, devlet kurarken ilk yaptıkları iş şu olmuştu, Nizamiye, Taciye, Büruciye medreselerini kurmuştu. Sünni eksende, Hanefi meşrep hocalar tayin ederek medrese eğitimini öne çıkardılar. İnsan unsurunu yetiştirmeden devlet olarak var olamazsınız. Şu soru günümüzde sorulmalı. Asker, polis üstüne düşen görevi yapar da Milli Eğitim Bakanlığı, Hakkâri’de PKK’ya çocuk gönderen okulların önünde niçin çadır kurmaz? Bu çocukları dağa hazırlayan, bizden maaş alan idareci, müdür vb. görevliler değil midir? Terör yandaşı olmadığı, batıdan geldiği için görev yaptırılmayan öğretmenler, facianın diğer yüzüdür. Ortada iktidarları aşan bir durum vardır. Ancak adım adım doğru çalışmaların yapılması gerekir. Bu konuda arzuladığımız şeyler gerçekleşmemiştir. Ama bu millet büyüktür, dış güdümlü fitne hareketlerinin üstesinden gelecektir.

Bölgenin sadece yer altı ve yer üstü kaynakları değil hafızasına da saldırı bulunmaktadır. İşgal sırasında Irak’ta ilk talan edilen kurumlardan birisi de arşiv ve müzelerdir. Yalnız Irak’la, Musul ile ilgili arşiv belgelerini içeren kitaplar yayınlandı. Mesaj çok açık: ‘Oraları ne kadar yağma ederseniz edin, temel kaynaklar bizdedir’. Belgeler önemli fakat hak/hukukun korunmasında yol gösterse de yeterli olmamaktadır. Zira 1985’te gelen Bulgaristan Türklerinin ellerinde de belgeler vardı. Zulme uğramışlardı. Ancak o zamanki Bulgar yönetimi hiç tınmamıştı. Hatta Bulgaristan Türklerinin adlarını bile değiştirmişlerdi. Suriyelilerden de ziyaret ettiğimiz aileler oldu. Ellerinde sadece bizim polisin verdiği randevu belgeleri var. Tabii onların gözetilmesi lazım. Sabırla dinlediğiniz için teşekkür ediyorum.

Anadolu Vakfı Genel Müdürü Av. Ali Ay: Değerli dostlar! Başta bugün bize, bu tarihi süreç içinde güneyimizde Suriye’de, Irak, Akdeniz’de din kardeşlerimiz, soydaşlarımızın karşılaştığı felaketlerin tarihi arka planı aktarılmıştır. Bu kadar kısa sürede, tarihi bir dokuyu buraya getirip taşımak, o beceriyi sağ olsun Caner Hocamız bize sağlamış oldu. Konya’dan gelerek bu tarihi sunumu yapan Caner Hocama ve sizlere de katılımlarınızdan dolayı teşekkür ediyoruz. Caner Hocam daha yakın sürede Prof. ünvanını aldı. Biz kendisini hep doçent olarak biliyorduk. Bu dönemde de bize bu önemli konuda yaptıkları sunumları için teşekkür ediyor, yeni kariyeri için tebrik ediyoruz, hizmetlerinin devamını diliyoruz.

Yanı başımızda cereyan eden, içimizi yakan bu hadiseler karşısında, duyarsız kalmak, uzakta kalmak, bize yakışan bir tutum değildi. Bu hadiselerin jeopolitik ve jeostratejik tarafını Prof. Dr. Hilmi Demir Hocamız açıklamıştı.Ama tarihin arka planının da anlatılması, anlaşılması gerekiyordu.Sağ olsun Caner Hocam bu konuda bize önemli bir katkı sunmuş oldu.Katılımlarınızdan dolayı teşekkür ediyoruz.

 

Fotoğraf Galerisi: