Vakıf Başkanımız Yozgat'ta Mehmet Akif'i Anma Programında Öğrencilerle Buluştu

Sayın Okul Müdürüm, değerli Yöneticiler, Öğretmenler, Basın Mensupları, Sevgili Gençler, hepinizi saygıyla sevgiyle selamlarım.

Zamanınızı, Akif ‘i, İstiklal Marşını ve Çanakkale’yi anmaya, yorumlamaya ve beni dinlemeye ayırdığınız için sizlere teşekkür ediyorum.

Bugün Yozgat’ta olmaktan dolayı mutluluğumu ifade etmek isterim.

Değerli Gençler,

Bir hususu daha huzurlarınızda ifade ederim ki, İstiklal Marşı’nın kabulünün 97. yılında, onun anlamını, yorumunu ve Mehmet Akif’in anlatımını aranızda, benden çok güzel anlatacak, dillendirecek, genç yetenekler ve birikimler vardır. Ama, Sayın Müdürümüz, farklı bir dilden bu konuyu anlattırmak istediği için buradayım.

Değerli Kardeşlerim

İstiklal Marşı’nın yazılışını, Akif’in biyografisini, hayat hikayesini uzun uzun bir vaka nuvis gibi anlatmayacağım.  I. Dünya savaşını, İstiklal Savaşını, Kurtuluş mucadelesi’ni dillendirmeyeceğim.

Tarihi bir vaka olan bu işi, bir tarih metodolojisi ve felsefesi içinde yorumlamaya çalışacağım, bugüne mesajlarının neler olması gerektiği üzerinde duracak. Elbette bu izahlarda, İstiklal Marşının anlamı, bizlere mesajını ve Akif’in kişiliğini konuşacağız. Ama bunu yaparken, Hegel’in diyalektiğini, Engels’in tez- antitez-sentezin değil, Marks’ın, tarihi materyalizmini, Prometus’ün düşünce felsefesi açısından veya o tarihi olayı yaşatan şahsın, seçkin kişilerin, liderlerin biyografisi çerçevesinde izah getirmeyeceğim.

Tarihe; tarihçi Tonbe’nin hakim azınlığı, Parate’nin seçkinlerin hayatı gibi izahlarıyla’da yorumlamayacağım. Evet yorumlamamız son dönem tarihçileri, Vanberi’nin modern dönem sosyal bilimcileri, yorumculuları Hantington’un tarihi medeniyetler arası mücadele, Fukoyama’nın tarihin sonu diyen penceresinden de bakmayacağım.

Evet bizim bakışımız, modern tarih metodolojisinin kurucusu olarak söylenen, büyük İslam mütefekkiri Endülüs’lü İbn-i Haldun ‘nun Mukaddeme’sin de belirttiği bütüncül bir tarihi metodla, sebeb-sonuç ilişkisi içinde bu tarihi olayı yorumlayacağız.  Yani bir tarihi olayı -eylemi, kültürel, tarihi, sosyo-ekonomik geçmişiyle birlikte, bütüncül yorumlamak ve mesajını doğru anlamak ve iletmeye çalışacağım.

Değerli kardeşlerim.

İşte bu nedenle, İstiklal Marşı’nı doğru yorumlamak içinde, bir milletin bu noktaya gelişindeki tarihi seyri, yaşananları görmemiz, anlamımız gerekir. Sanırım.  

İşte o zaman karşımıza, 

1071’de ANADOLUNUN fethi Malazgirt le başlayan ve batı dünyasında bugünde devam ettirilen ŞARK MESELESİ’ ni, Türk milletinin, İslam inancının, Anadolu’dan atılması olarak bilinen ORYANTALİST felsefesinin esaslarını bilmek ve doğru okumak gerekir, diyorum.

İşte o zaman,       

Batı dünyasının top yekün, Anadolu’ya yaptığı Haçlı seferlerini ve Büyük Bizans’ı yaratmak olan Megola idealini anlamak ve nesillere doğru anlatmak gerekir diye düşünüyorum.

İşte o zaman,

Bu anma günü, Osmanlı’nın Kuruluş iklimi, yükseliş ruhu ile gerileme şartlarını, küçülüşünü ve en son, Balkan-K. Afrika’da, Kafkasya Filistin’deki, (7 Cephedeki) 2.5 milyon insan kayıbını, I. Dünya Savaşına sokuluşunun ve sadece ÇANAKKALE SAVAŞI ‘ındaki 250 bin Mehmet’in Şehadeti ve bu savaşta Osmanlı aydın kadrosunun bitişini, bu nedenle de devletin yeniden kuruluş döneminde ki, ve bugüne yansıyan okumuş insanın sıkıntısını bilmek, düşünmek, ders almak günüdür. Diyorum

Bakınız Gençler,

Şair Gömülü Çoban’ın bir şiirinde o günleri, ne güzel özetlemiştir.

Kafkasya’dan – Türkistan’dan, Filistin’den – Balkanlar’dan, Feryadım

Parça, parça yüreğim, ciğerimi dağladım

Ben bu iman yolunda zincirlere bağladım,

Herkes hür bu dünyada, yalnız esir biz varız.

Ümit, ümit çırpınır, gamlı, gamlı ağlarız.

Bugün gamlı, gamlı ağlama değil, düşünme, anlama, ders alma günüdür.

Değerli Gençler,

İstiklal Marşı’nın mesajlarını iyi anlamak için, İstiklal Marşı’nın yazıldığı dönem de, Cihan Savaşı’na girişimiz ve Osmanlı yıkılış seyri ve şartlarını geliniz birlikte paylaşalım.

-Tarihe şöyle bir bakınız, Osmanlı’nın güçlü olduğu yıllar; bir tarafta Fransız’ların kıralı Fransuva’ya yardım elini uzatan, arkasından ticari öncelik olan Kapitilasyon’ları veren, İngiliz’lere serbest ticaret sözleşmesi yapan bir Osmanlı, diğer taraftan, Endülüs’teki İspanyol zulmünden kaçan Yahudilerin Osmanlıya sığınışı, devlet organlarının her yerinde görev alışları, Osmanlı’nın ticari hayatına hakim olabilmeleri. Diğer taraftan, Arabı, Rumu, Ermenisi, vb. her etnik zümrenin dinin ve kimliğinde hür oluşu, ilmiye, seyfiye, mülkiye, her yerin, makamın onlara açık oluşu, Rum ve Ermenilerin ticari ve zeneat hayatına hakimiyetleri, Ermeniler için 1878 Osmanlı- Rus savaşına kadar, Tebai Sadıka denmesi. Ermeni Cavit’in maliye, Gabriyel Noradikyan efendinin Osmanlı hariciye nazırı oluşu, arkasından Tanzimat fermanlarıyla bu kesime her alanda, yeni hak ve hürriyetlerin tanınması.

Bir de, Osmanlı’nın çöküş, hasta adam denildiği dönem; bakınız neler oldu; Fransızlara verilen kapitülasyonlar, İngilizlerle yapılan serbest ticaret sözleşmesi, Osmanlının aleyhine kullanıldı. 1897 senesinde İsviçre’nin Basel şehrindeki bir Siyonist kongresinde alınan o meşum karar. Hasta adam Osmanlı parçalanmalı! dendi.  Bu kararın icrası için İngiliz, Fransız, Bulgar, Yunan, Sırp, Moskov, herkes görevlendirildi.

-O nedenle İngiliz baş vekil Loyd Corc: harbi umumiyenin tek sebebi Osmanlı’yı parçalamak ve Boğazlar’dan atmaktır diyor.

-Yine bir başka İngiliz siyasetçi Gladiston meclis kürsüsünden ‘‘Türkler insanlığın insan olmayan numuneleridir. Anadolu’dan mutlaka çıkarılmalı, Varlık sebepleri olan şu kara kitap (Kur-anı Kerim) onların ellerinden alınmalıdır.” diye hezeyan ediyordu. 

Bu meşun duygu ki, İngiliz ve Fransız donanmalarını Çanakkale önlerine getirmiştir. Milli şairimiz Akif bize Çanakkale’yi şöyle tarif ediyor,

“Kimi Hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne bela

Hani tauna’da zuldür bu rezil istila,” diyordu.

Değerli Gençler,

İşte Avrupa, bu hain emellerin peşindeyken, o zaman devlet yönetiminde olan İttihat Terakki yöneticisi ve mensupları, Avrupayı-Batıyı kurtarıcı görüyorlardı. Kimi Alman, kimi Fransız, İngiliz Rus hayranı. Bu duygudur ki , Osmanlı ordusunu, Alman genelkurmayı emrine sokuyor, Alman generaller Von Sonders-Goltz -Limpus-Falkenhayn vb paşalar, orduya kumanda ediyordu.

Bakınız kardeşlerim, ne manidardır!

Müttefikimiz Alman Kayzer Vilhemle, İngiliz Loyd Corc, Lord Gürson, Corcıl, Rus çarı, Fransız Başbakanı Clemenson, aynı şeyleri düşünüyordu. Düşmanlık konusunda aralarında fark yoktu. Bunu teyiden, iki olayı sizlerle paylaşmak istiyorum.

Birincisi şudur.

Fransız-İngiliz güçleri, Allenbi komutasında Kudüs’e giriyor, o gün müttefikimiz Almanlar adına (Kafkas-Balkan-Romanya-Irak-Suriye-Filistin-Hicaz-Yemen.) 7 cephede savaş’a katılıyoruz. Ama Alman askerleri o gün bayram ediyor. Neden mi? Kudüs Hıristiyanlarca ele geçirildi diyerek. Tarih işte bu…

Diğeri ise, bizim onlar hesabına 7 cephede savaş’a katıldığımız, Almanların hesabı, hayelleri olan 7B projesini gerçekleştirmektir. 7B projesi ise, (Berlin-Bon-Budapeşte-Belgrad-Bizans-Bağdat-Bombay demir yolu hattı) Almanların hakimiyetlerinde olduğu bir dünya istiyorlardı.

Bir tarafta ise, o zulümden kurtardığımız Yahudilerin temsilcileri, Yahudi misyoneri Teodel Herz, Abdulhmit’den Yahudi devleti kurmak için Filistin’de toprak satın almak istiyor. Diğer tarafta Robert (sör Hamlin) kolejinde yetişen Yahudi Emanuel Karasu, Micel Eflak ve arkadaşları, Balkanları Osmanlıdan koparmak için, Balkan komutacılığına soyunuyor, Cihan savaşı yıllarında her etnik ve dini farklılık, Osmanlı aleyhine kullanılıyordu. Osmanlı hariciye nazırı ermeni Gabriyel Noradikyan efendinin, “Balkanlardan hayatım kadar eminim.” Dediğinden çok kısa bir süre sonra Balkanlar Osmanlıdan koparılıyordu. 

Cihan savaşı yıllarında, tebai sadıka denen Ermeniler, işgalci güçlerin yanında yer aldı. Ermeni Taşnak ve Hıncak komitacıları, Osmanlı ordusunu ve masum halkını arkadan vurdu. Bu nedenle yapılan tehcir (mecburi göç) kararı ve uygulaması sonucu, o günkü yaşanan istenmeyen olaylardan dolayı bugün Ermeni Diaspora’sı soykırım davası güdüyorlar. Dünyayı aleyhimize ayağa kaldırıyorlar.

Sevgili kardeşlerim. Soralım; Avrupalı, A.B.D. yöneticilere!

O gün Ermenilerin yaptığı ihanetin adı nedir?

Bugün Karabağ’da, Hocalı’da yaptıkları katliamlara ne demeli?

İsrail’in, Filistin’de, Fransız’ın Cezayir’de, A.B.D.’nin ve A.B. ‘nin Irak ve Suriye’de, Rusya ve İran’ın Suriye’de yaptığının adı ne?

Neden Birleşmiş milletler, Avrupa Birliği, MERKEL – MACRON, Irak ve Suriye’de olanlara ya destekçi yada suskun. 

Muhterem Eğitimciler, Değerli Gençler,

Tarihi bu olayları bilerek yorumlamak, İstiklal Marşı’nı bu ruhla okumak ve anlamak gerektiğine inanıyorum.

İşte bunun için,

Bu vahim tarihi gelişmelerin olduğu bir zamanda istiklal mücadelesi, garbın en gelişmiş silahları karşısında bir iman mücadelesi, bir milletin onur ve varoluş kavgası. Bugün Afrin’de, Suriye’de ve Irak’ta yaşananlar, sonunda yeni bir DEVLET ve MİLLET in doğuşu.

İşte bu duygular içinde yazılmış bir marş.

İşte marşın yazarı,

-- AKİF’İN KİMLİĞİ --

Değerli Kardeşlerim,

Sizlere, Mehmet Akif’in bu marşın yarışmasına katılma serüvenini, marş için verilen hediyenin kabulündeki tavrını uzun uzun anlatmayacağım. Ama kazandığı hediye olan 500 TL yi (çok ihtiyacı olduğu halde) kabul etmeyerek bir şifahaneye bağışladığını bilinmesini belirteyim ve sizlere önemli olduğuna inandığım bizlere örnek olur düşüncesiyle bu marşı yazan M. Akif’in kimlik ve karakterini anlatmak istiyorum.

M.Akif; Arnavutlu müderris Mehmet Tahir Efendi ile Buharalı Emine Şerife Hanımın oğlu olarak 1873 yılında doğmuştur. Önce hukuk tahsili yapmış, babasının ölümü sebebiyle, kolay iş bulmak adına, Veteriner Fakültesini bitirmiştir. Hafızdır, Arapça, Farsça ve Fransızcayı mükemmel bilen biridir. Veteriner olduğu kadar, öğretmen, kurtuluş mücadelesinin içerisinde Anadolu yollarında bir tebliğci, bir vaizdir. Kurtuluş mücadelesini an ve an yaşamış bir mücahittir. Çile adamı, iman abidesidir.

Söz verdimi sözünde duran, ahde vefa sahibi, mütevazi bir kimlik, işte birkaç örnek,

- Rasat hanenin kurucusu arkadaşı meşhur Fatin Hoca, Vani köy de oturur. Akif ise Beyler beyi’nde. Hoca bir gün, Akif’i öyle yemeğine davet eder. O gün müthiş bir fırtına ve yağmur vardır. Akif o saatte gelen vapurdan çıkmaz, kara yolundan da gelinmez, gelemez diye çocuklarına tembih ederek yakın bir komşuya gider.

Akif ise, gelinmez denen kara yolundan yürüyerek sırılsıklam bir şekilde gelir.

Bir başka arkadaşı Mithat Cemal anlatıyor; Akif, Beyler beyindedir. Çapadaki evde buluşmaya anlaşırlar. Ancak o gün fırtına nedeniyle eve sütçü ve ekmekçi bile gelmez. Ama Akif, önce Beşiktaş’a bir vapur bulur ve sonra Çapa’ya kadar yaya gider.

Akif “Randevuya gelmemek için, ölüm veya buna benzer bir şey olması gerek” diyenlerdendir.

İşte ahdevefa ya da bir örnek,

Akif, bir arkadaşıyla sözleşir. “kim önce ölürse, sağ kalan ölenin çocuklarına bakmak üzere anlaşırlar.” Arkadaşı Akif’ten önce ölür. Akif Arkadaşının üç çocuğunu alır, evine gelir.   

Mithat Cemal diyor ki, “Akif’in verdi söz karşısında, benim verdiğim sözün şiddetli bir Rodos’a bile tahammülü yoktur.” Der.

Onun kimliği bir şiirine şöyle yansır.

“zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem

Gelenin keyfi için, geçmişe kalkıp sövemem”

Öyleyse değerli genç kardeşlerim. Her esintide yerlere yatan kamışlar gibi değil, eğilmeyen dik duran çınarlar olsun örneğimiz.

Değerli Kardeşlerim,

Akif harbi yudum yudum yaşamış, o yıllarda çıkardığı Sebülür-Reşad’da Sıratı Müstakim dergilerinde bir dava adamı bir iman şairi olarak temayüz etmiş, bütün savaşı benliğinde yaşamıştır. Bu durum şiirine şöyle yansıtmıştır.

Ne hüsrandır ki, şark’ın ben vefasız gamsız evladı

Şarka, garba, çiğnettin çıktın hak ecdadı

Ne zillettir ki makus, inlesin beyninde OSMAN’ın

Ezan sussun, fezalardan yâdı silinsin Mevla’nın

Çökük bir kubbe kalsın, mabedinde Yıldırım Han’ın

Şenaatlerle çiğnensin muazzam kabri Orhan’ın

Akif bir gönül adamı, fakir, yoksul, yetim babası, arkadaş canlısı, dost, cefakar, vefakar, gerçek bir mümin. İşte hayata bakışı,

Hanumanlar çöküyor, zelzele yalnız bana mı?

Ortalık can çekişirken, ben açamam yaramı. Diyordu.

İki satırda ne güzel hayatını anlatıyordu.

Tüm duygularını, ‘Safahat’ isimli eserinde topluyor, köse imamla, Süleymaniye, fatih kürsüsüyle, asımda, küfede, hasta adamda, hamal çocukla, mezarlıkla, seyfi baba, mahalle kahvesi, vb. şiirleriyle konuşuyor, konuşturuyor, ağlatıyor, söyletiyor, bir ölçüde, kültür, ahlak, vatan, iman mücadelelerini anlatıyordu. Her şiiri, buhranların, feryadın bir çığlığıdır.       

Bakınız Çanakkale şehitlerine nasıl bir paye biçiyordu.

Ne büyüksün ki, kanın kurtarıyor tevhidi

Bedr’in aslanları ancak bu kadar şanlı idi

Şu taşındır diyerek, Kabe’yi diksem başına,

Ey şehit oğlu şehit, isteme benden makber

Sana avuşunu açmış duruyor Peygamber

Bu, ne güzel ödül, ne güzel paye, değil mi?

İşte bu çığlıklar, bu feryatlar, Akif’in ruhunda, gönül dünyasında, istiklal marşının sanki birer hazırlıklarıdır, habercisidir. 

Akif Etnik ve dini tahrikler karşında ise şöyle sesleniyordu.

Seni tahrik eden üç beş alığın marifeti

Ya neden beklemiyordun, bu rezil akıbeti

Arab’ın Türk’e; Laz’ın Çerkez’e yahut Kürt’e;

Acem’in Çin’liye; rüçhanımı varmış, hani nerde

Müslümanlıkta kavmiyet mi olurmuş ne gezer.

Fikri Kavmiyet’i Tel’in ediyor peygamber. Diyor.

Kısaca, etnik ayrımcılığı, ihanet olarak niteliyordu. Kurtuluşun parça parça olamayacağını bir millet mücadelesi olması gerektiğini vurguluyordu.

Değerli Gençler,

Akif, Milletin ferdi, sosyal, kültürel, ahlaki, ekonomik, buhranını dile getirmiş, uyarmak için çırpınmış, gözyaşı dökmüştür. Ama hiç ümidini yitirmemiştir.

Feryadımı, artık boğarak naşını tuttum

Seller gibi vadiyi eminim saracakken

Hiç çağlamadan gizli inen yaş gibi aktım. Diyerek. acısını kalbine gömmüş, ama ümidini yitirmemiştir.

- Bu duyguları, bir başka mısralarına şöyle yansır.

Düşer mi tek taşı sandın harimi namusun

Meğerki harbe giren, son nefer şehit olsun

Değil mi cephemizin sinesinde iman bir

Sevinme bir,  acı bir, gaye aynı vicdan bir.

Değil mi sinede vuran yürek…. YILMAZ

Cihan yıkılsa, emin ol, bu cephe sarsılmaz diyor.  O, adam gibi adamdı, kendi için değil vatanı, dini, devleti ve milleti için hayatını adamıştı.

- İşte bu duygularla, Cihan Harbi’nin, Çanakkale’nin, Kurtuluş mücadelesinin içinde olan, buhranların ızdırabını duyup yaşayan, iman ve amel sahibi bir kimlik ve şahsiyet, ancak bir milletin İSTİKLAL MARŞI ’nı yazardı. İşte O adam M. Akif ERSOY olmuştur. O büyüklüğünü, “o milletin malıdır.” Diyerek de, İstiklal Marşını SAFAHAT ’a koymamıştır. Ruhu şad olsun.“Tarihi kahramanlar yapar, Tarihçiler yazar, Sosyal, siyaset bilimcileri yorumlar.”  Denir ya,

Ancak Akif; hem tarihi yapan, hem yazan, hem de yorumlayandır. Dersek hakkını teslim etmiş oluruz.  Akif’in

-- İSTİKLAL MARŞINDAKİ BİZE MESAJLARI --

Değerli Kardeşlerim.

Yeri geldiği için merhumun Marş’ında belirttiği ve bizlere ulaştırdığı mesajlarını sizlerle paylaşmak, yorumlamak istiyorum.

-Akif, “Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak. Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.” Diyor.  Hem bizlere bir hedef gösterirken, hem de ailenin önemini, kurtuluş için yaşayan tek ailenin bile yeteceğini anlatıyordu.

- Zafer’in bir iman işi oluşu (çelik duvarların zafer’i engellemeye yetmeyeceği)

- Hür yaşamış bir milletin esir edilemeyeceği, ancak, hürriyetin, mücadeleyle hak edenlerin bir hakkı olabileceğini vurguluyor.

- Sen inan, iman et ve mücadele et, zaferden endişe etme, zaferler yarındır veya yarından yakındır. Çünkü zaferi Allah verir.

Bakınız kardeşlerim.

- O Vatanın kıymetinin, değerini, değişmezliğini, Verme dünyalara alsanda bu cennet vatanı diyerek, ve hem de arkasından

“canı cananı bütün varımı alsında hud’a

Etmesin beni vatanımdan dünyada cüda,” diyerek vatan sevgisini dile getiriyordu.

- Diğer taraftan “Şu ezanlar-ki şehâdet’leri, dinin temeli, Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.” Diyerek, bu değerlerin, Cumhuriyet Türkiye’sinde bir kazanım olarak, İstiklal Marşı’yla bugünlere taşımıştır.

İşte bunlar olduğunda diyor Akif,

O zaman vecd ile bin secde eder, varsa taşım

Her cerihamdan, ilahi boşanıp, kanlı yaşım.

Fışkırır ruhi mücerret gibi, yerden naşım.!

İşte o zaman, yükselerek arşa değer, belki başım.

-İşte o zaman istiklalin, hürriyetin, hakkın, hakka tapan bir milletin olacağını söylüyor ve bizlere bugünlere ulaştırıyor ve Marş’ı Milet’ine armağan ediyor.   

Değerli Yozgatlılar,

M. Akif Ersoy Merhumun, İstiklal Marşı hakkındaki düşüncesini onun dilinden sizlerle paylaşmak isterim.

Arkadaşı şair Eşref Edip Anlatıyor:

- Hasta yatağında, ‘İstiklal Marşı’ sorulduğunda gözleri büyüdü, parladı. Hasta bakıcının yardımıyla doğruldu. Anlatmaya başladı.

İstiklal Marşı yazım günleri, o günler ne samimi, ne heyecanlı günlerdi. O şiir, milletin o günkü heyecanını bir ifadesidir. Binbir fecaiyi karşısında bulunan ruhların ızdırabı içinde, halas dakikalarını beklediği bir zamanda yazılan o marş, o günlerin kıymetli bir hatırasıdır. Diyor, devamla.  

Bir başkası da o şiiri bir daha yazamaz. Onu kimse yazamaz, bende yazamam. Onu yazmak için o günleri görmek, o günleri yaşamak lazım.

O şiir artık benim değildir. O milletin malıdır. Benim milletime en büyük hediyem budur.   

Şeklindedir. Allah o günleri, bu millete tekrar yaşatmasın. Yeni bir İstiklal Marşı’da yazdırtmasın. İNŞAALLAH.

---BUGÜNE MESAJLAR---

Değerli Kardeşlerim,

Sorarım sizlere, yaşadığımız bu çağda, Milletimiz ve ülkemiz için, siyonizmin, oryantalistlerin, batılı-doğulu emperyalistlerin, emelleri, hedefleri, niyetleri değişti mi?

Çok iyi müttefiklerimiz, stratejik ortaklarımız, güçlü ve muktedir bir Türkiye ister mi? İstiyor mu?

İşte NATO müttefiklerimiz, Sarkozi’si, Macron’u, Merkel’i, Buş’u, Tramp’ı, Putin’i, Evanjelist Hıristiyan Siyonistlerin niyetleri aynı değil mi? Ayrıca, doğrusu milleteler arası ilişkilerde de ittifaklar ve menfaatler esas, dostlukların olmayacağı, değilmidir.

Bunlar üzerinde düşünmek, anlamak, Akif’in ve Hacı Bektaş Veli’nin tabiriyle, diri olmak, bir olmak gerektiğini bilmeliyiz. Ataların söylediği gibi tarihten ders almalıyız.

Ata ne güzel söylemiş.” Tarihten ders alınsa, tarih tekerrür mü olurdu?” biz tarihten ders alanlardan olalım. Tarihi tekerrür kılmayalım.

Değerli Gençler,

Meşhur sosyal bilimcimiz Kemal Karpat’ın ifadesiyle, “Savaşlardan kurtulan Anadolu insanı, yeniden milletleşiyor ve bugün onun sancısını yaşıyor. Bu sancının kısa sürmesi ve sağlıklı tamamlanması bizlerin gayretine, irfanına ve izanına bağlıdır.

Yeter ki, demokratik ve hukuk’un üstünlüğü idealine bağlı, demokrasiyi sadece hak ve hürriyet rejimi olarak görmeden demokrasiyi aynı zamanda, birbirine katlanma, sorumluluk, diyalog, alternatif arama, barış, hoşgörü, sistemi bilelim.  Ekonomik, siyasi, sosyal ve kültürel hayatımızda, ahlaki değerleri ilke edinelim, adaleti ve iyiliği herkes için isteyebilelim.

Sosyal, Kültürel, teknolojik, ekonomik, sanayi, felsefe, sanat, müzik, edebiyat, vb. her konularda, proje ve mal üreten konuma gelelim.

Sosyal siyaset ilminin verileri, bir toplumu, kişilere bağlı ise geri kalmış, olaylar yönlendiriyorsa az gelişmiş, bilgi- teknoloji ve proje üretiyorsa gelişmiş bir toplum olarak nitelendiriliyor. Bunun temelini de insan ve onun eğitimi belirliyor.

Yeter ki, Devlet ve birey, görev ve sorumluluğunun bilincinde olsun. Siyasi İktidar olmayı, sosyal, ekonomik, siyasi, nufuz vasıtası, mevki ve makam paylaşımı değil, yeniden bir medeniyet oluşumu, gayreti olsun. Çünkü bugün gelinen noktada dünyada medeniyetler savaşıyor.      

Muhterem Gençler.

Ne yapmamız gerektiğine cevap olur umuduyla, bizlere yeni ufuklar açacak, birkaç tarihi bilgiyi sizlerle paylaşmak istiyorum.

1- Osmalı’nın kuruluş felsefesini ve İmparatorluk anlatan, Orhan ve Alaattin bey kıssası.

2- Tanzimat dönemi sadrazamlarından Ali Paşa’ya, Avusturya baş vekili Prens Meternik, mektubunda özetle söyle diyor. “Umumi idarenizi intizam altına alınız ve islah ediniz. Lakin Avrupa medeniyetinden sizin kamu ve nizamlarınıza adet ve maişet tarzına uymayan kanunları alıp iltizam etmeyiniz. Garp’ta esas olan Hristiyan kanunlarıdır. Türk kalacaksanız İslam’a sarılın. …” diyor.

3- 1956 Milleti şurasında ve ABD delegesinden bir uzmanın ifadesi şudur.

Evet bu anlatılanlardan sonra alacağımız mesaj açıktır. Arif insanlar kalanı anlayacaktır. Laf’ın tamamı çocuklara anlatılır.

Değerli Kardeşlerim,

Bu millet ferden, M Akif’ler, Alaattin Gazi’ler gibi inanır. Sadece inandık demekle kalmaz, inancını, ahlakını amele yansıtırsa, yeni bir medeniyet tesisi yakındır, demektir.  

Ama tüm milletimizi, siyasi farklılık, cemaat, mezhep, etnik, ekonomik faklılıklar gözetmeden, bu işin neresindeyiz diye, önce kendimizden başlayarak, düşünmeye davet ediyorum. Geliniz, ben, bu işin neresindeyim diyelim.

Ülkemizdeki siyasi, ekonomik, kültürel, teknolojik kısmi iyileşmeler bize yetmemelidir. Biz kimseyi ötekileştirmeden, Akif’in tabiriyle asrın idrakine İslam’ı söyletmeliyiz. Ama, İlmi dinin yerine koyan, inkarcı deneyci bir anlayışı, diğer taraftan dini ilmin yerine koyan taassubu yıkmalıyız. Her birinin ayrı değerler olduğunu, İlmin deneyi, dinin imanı esas aldığını bilmeliyiz. Çağın gerekleriyle kendi değerlerimizi sentezlemeliyiz.

-GELECEK HEDEFİMİZ ŞUNLAR OLMALIDIR-

Dini değerlerin itikadi, amel ve ahlaki ölçüleri doğru ve temel kaynaklar olan vahiy ve risaletin mesajını, ehil ve liyakatli uzmanlardan öğrenen ve böyle yaşama gayretinde olan birey oluşumuna katkı sunarak.

Milli hedeflerini, kültürünü, geleneğini, ülkülerini, ideallerini kavramış tarihiyle barışık bir nesil ve bilim ve bilimsel ölçülerle, düşünen- akleden bir toplumun oluşmasına katkı sunmaktır.

Böylece; birbirini ötekileştirmeyen, tekfir etmeyen, birbirine saygılı bir toplum.

Birilerini kutsayan onların rüya ve ilhamlarına göre hareket eden değil.  Aklıselim sahibi, akıl ve kalbini hiç kimseye ipotek etmeyen bir insan. İtaat kültürü değil, araştıran- sorgulayan- gelişmelere eleştirel yaklaşabilen ama müzakereci, olayları ezberci değil, bütüncül bakıp, Dünya ve ülkenin gerçeklerini, olayları dinamik bir şekilde, tahlil eden ve kavrayabilen birey ve toplum.

Kavgacı değil, merhamet, adalet, barış, bilim, kardeşlik ve birlik dilini kullanabilen, kurtarıcı arayan değil, kurtarıcı olmaya talip, Tarihi dünü bugünü, tüm ülke gerçeğini doğru okuyabilen, geleceğe, bilgi-sanat- felsefe- kültür- vb. hayatın her alanında proje üretebilecek, planlayıp –programlayıp yönetecek bir nesile ulaşmak hepimizin hedefi, ona katkı sunmak görevimiz olmalıdır. Diye düşünüyoruz. 

Çünkü büyük millet olmak ve güçlü devlet olmanın yolu, ayrıca bugünler herkesçe çokça konuşulan medeniyetimizin yeniden inşasının ancak böyle bir nesillerle ulaşılabileceğidir. 

Çünkü, ferdin yücelişinin ve toplumun yükselişinin tesisi, medenileşmiş bir topluluk olmada, iktidarları yeni bir medeniyet’in kurucu unsuru kılmadan, geleceği tesis edemeyiz.

Yine Akif’in ifadesiyle, sözlerimi bitirmek istiyorum.

Ümidim şu ki, Asım’ın nesli diyordum ya, nesilmiş gerçek. Ümidiyle, Sizlerden bunu bekliyorum.

Sözün özü de şu,

Bu didiniş, bu yüceliş, yükseliş çilesi,

Hiçbir zaman bize melal vermesin.

Vazifemiz millet ve hakkın mücadelesi,

Allah bu gayrete zeval vermesin.

Saygıyla selamlıyor.