Yard. Doç. Dr. Necmettin TÜRİNAY Konferansı

CUMARTESİ SOHBETLERİ

Konuşmacı :  TOBB Üniversitesi Öğretim Üyesi Yard. Doç. Dr. Necmettin TÜRİNAY

Konu            : “Eğitim ve Kültür Hayatımızda Açmazlar”

Tarih            : 23 Ocak 2016 saat 13.00

Yer V            : Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı

 

Değerli Eğitimci Yazar Bilim adamı Necmettin TÜRİNAY 23 Ocak 2016 Cumartesi günü saat 13.00'de Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı Genel Merkezinde verdiği konferansta, 'Eğitim ve Kültür Hayatımızın Açmazları' konusunu ele aldı. Aşağıda, değerli konuşmacının büyük bir vukufiyetle ele aldığı eğitim-kültür hayatımızın sorunları konusundaki konuşmasının özetini bulacaksınız. 

Değerli Misafirler,

Konuşmam eğitimin içinden de dışından da olacak. Söze şöyle başlayalım. Bizim kültürümüzde ailelerde çocuklar büyütülürken özellikle çocuk erkek ise şöyle söz söylenir; benim oğlum okuyunca paşa olacak. Bunun ifade edilmeyen bir versiyonu daha var, benim oğlum okusun da  molla olsun, efendi olsun. Demek ki, Türk halkının, eğitimden, yetişmiş insandan kastettiği; ya yüksek bir paşa olması, ya da molla, yüksek bir din adamı olması. Bunları toparlayacak olursak eğitim, mevcudun ötesinde yetişmiş iki ideal insan vaat ediyor bize, birisi paşalık, diğeri de mollalık veya yüksek bir din alimliği, bilgili insan.  

Bu cümleler tarih sürecinde geçtiğimiz dönemlerin bir yansıması ve ifadesi, insanın oğlunu paşa olarak görmek istemesi, oğlunu paşalığa yüceltmesi, yüksek bir vasıf, ya da her sözü bir ilim, her gördüğünü çözen arif, ermiş bir insan olmasını istemesi diyelim. Bizde buradan hareketle günümüzde eğitimden, hiç kuşkusuz iyi paşalar yetiştirdiğimizi umuyor değiliz. Bu gün sohbetlerimizde böyle bir idealizasyon kullanmıyoruz. Ama ahlaklı, anasına, babasına saygılı insan, sofraya otururken besmele çeken, şükürlü, ahlaklı, vatanını, milletini seven bir kul  vaad ediyor bize. Nitekim bundan yıllar önce rahmetli Necmettin Erbakan bu temaları çok sık kullanır, ahlaklı, dindar nesiller yetiştirmek onun da siyasi programının amaçları içerisinde idi. Ama değişen dünya şartları, değişen yönetimler, dünyanın aldığı seyir, yönetim biçimlerinin aldığı yeni şekiller, bizi eğitimde daraltılmış bu iki şeklin dışına çıkmaya zorluyor. 

Cumhuriyetin Eğitim Hedefi?

Bunu şöyle söyleyeyim, Cumhuriyetin ilk yıllarında 1930'larda biliyorsunuz eğitimden amaç; bu partilerce yapılmış herkes tarafından okunup öğrenilmesi gibi çok total bir amaç vardı. Dolayısı ile Cumhuriyet döneminin eğitim amacı, okuma yazma seferberliği üzerine toparlanmıştı, herkesi okuyan ve yazı yazan bir insan haline getirmek. Bunun tabii arka planda, yeni ve çağdaş bir insan yetiştirmek, Cumhuriyetin değerlerine vakıf, mensup bir ortak vatandaşlığın temini gibi amaç yatıyordu. Okuma yazma seferberliğini Türkiye büyük çapta halletti, ama buna rağmen halen okuma yazma bilmeyen insanlar var mı? Yüzde iki, üç, beş fark etmez. 

Herkesin Şikâyeti Bitmiyor!

Şimdi bizim kesimler, hükümetler bunlara yeni bir sıçrama yaptılar, okuma yazma seferberliği yerine iyi, ahlaklı, maneviyatlı insan yetiştirmeyi amaç edindiler. Onun için ne yapıyorlar şimdi, mevcut okullar buna kâfi gelmiyorsa, onun yerine - sayısını söylemek  zor- çarşıya pazara dahi imam hatipleri aça aça İmam hatip alternatifini kullanıyor ve çok yaygınlaştırıyorlar. Ama buna rağmen de görüyoruz, hepimiz biliyoruz ki, eğitimden herkesin şikayeti bitmiyor. 

Karşılaştığımız her sorunu-her meseleyi eğitimle izah gibi bir kolaycılığa indirgemiş durumdayız. Adalet mi bozuk, trafik mi bozuk,  eşitsizlik mi?  Her ne aklımıza gelirse gelsin insan bozuluyor, toplum bozuk, iyi insan yetişmiyor şeklinde bir yorum ve genellemeye gidiyoruz. 'Öyle ise bu tür problemlerin genel çözümü eğitimde' tarzında bir genelleme Türkiye’de ortak bir düşünce biçimindedir. Hadiseyi böyle izah etmek,  bence asla gerçekçi değil. Bu tür düşünceler aslında problemle yüzleşememekten geliyor. Bunun için öğretmene, okula önem vermek tarzında çalışmalar devam edip gidiyor. İlkokulda, ortaokulda, lisede on yedi buçuk milyon öğrenci var.  

Ailelerin Beklentisi ve Eğitimin Açmazı…

Bütün ailelerin eğitime bakışı ahlaklı, vatanını milletini seven insan yetiştirme dışında, bunlar kadar öne çıkmayan ancak, gerçekliği bundan aşağı olmayan başka bir beklenti var eğitimde; öğrencilerin bir yüksek okula gide gide  üniversite mezunu haline gelmesi. Neden üniversite mezunu haline getirilmek isteniyor?  

Öğrencilere, mevcut şartların dışında bir imkân sağlaması, işe yarar hale gelmesi,  bir işe girmesi, işe yarar hale gelerek, işsizlikten kurtulması, ailelerin ekonomi yükünü azaltması  veya aileye muhtaç olmaktan çıkmak, bütün gençlerin ve öğrencilerin içinde derin bir ukde. Bunu çok tabii ve doğal karşılamak gerekiyor. Ailelerin ve toplumun bu beklentisi her ne kadar gerçek ve doğal olmakla beraber, şu an  yüz yüze kaldığımız durum, bu beklentilerin tamamen tersine bir hale gelmesidir.  

Milyonlarca öğrenci üniversite mezunu. Mezun ediyoruz  işsiz hale geliyorlar, mezun oluyorlar iş yapamaz hale geliyorlar, mezun oluyorlar iş bilemez hale geliyorlar, mezun oluyorlar boşta geziyorlar. İşte şu an eğitimdeki açmaz budur. İşe girsin bir işe yarasın, ailesinin ekonomik şartlarına yardımcı olsun diye yıllarca emek verdiğimiz bu insan; sonunda öyle bir noktaya geliyor ki, -30 yıl boyunca ki, beklentilerimiz, ümitlerimiz- üniversite bitince tam bir iflasla karşılaşıyoruz. Bir kum saati gibi çevir aksın, döndür aksın ama bu  problem çözülmüyor.  

Türkiye’de bugün eğitim aile ekonomilerini çökerten, bir mekanizmaya dönüştü. Bir çocuğun nerede ise, 20 yıla yakın okul eğitimi, 30 yıl harcama yap, aile bütçelerini iflas ettirecek şekilde yatırım yap, bu çocuk sonunda işsiz kalsın. Öyle ki, bunların çoğu da kamuda istihdam edilmektedir. İnsanların çoğunun istihdamı, işsizliği en aza indirmek için kamuda gerçekleşmektedir. Dershaneler -kapandı veya gizli açık devam ediyor- ailelerin ikinci iflas alanı. Aile bütçeleri tekrardan çöke çöke çocuk dershaneye gidiyor, üniversiteye gidiyor ve işsiz kalıyor. Bir kısmı mezun oluyor, geriye kalanlar mektupla öğretim mi diyelim açık öğretim mi diyelim? Bunu toplum yaşamaya devam ediyor. 

Teyit ettiğimiz bir şey var, eğitim toplumun kendi kendisi ile kalmasını engelleyen, istikbalini sürekli tehir ettiren bir çark olarak devam ediyor Türkiye’de. Buna bir örnek vereceğim, 1980 yılında pınar yayınları bir eser yayınlamıştı. Dünya Bankasından iki uzman; Afrika, Orta Doğu, Uzak Doğu, Hindistan, Pakistan, bu ülkelerde dolaşıyor. Dolaşmalarının sebebi dünya bankası bu ülkelere kredi veriyor, bu krediler bu ülkelerde kullanılıyor. Genellikle eğitim alanında, sosyal alanda, kısmen tarım alanlarında,  bu projeler için kullanılmış kredilerin uygulama aşamalarını denetlemek amacı ile bu iki uzman bu ülkelerde dolaşıyorlar ve işleri de bu. Bu dolaşma yıllarca devam ediyor, kuşkusuz bu uzmanların dışında başkaları da gezmiştir, ancak bu iki uzmanın bir farkı var, bu ülkelerdeki gözlemlerini bir kitaba aktarıyorlar. Bu ülkelerde eğitim ve kalkınma arasındaki ilişkiye dair karşılaştırma yapıyorlar. Bu iki uzman diyorlar ki, bu sayılan ülkelerde, bu dünyada eğitim ve kalkınma ters orantıda. Eğitim bu ülkelerde kalkınmayı motive eden sonuçlar üretmez, bu tür ülkelerde eğitim iktisadi gelişmeyi engelleyen çok büyük bir faktördür. Bu ülkelerin bütününde de aynen Türkiye’deki gibi  her türlü üniversiteyi açmak, onların da problemi olduğunu bilmemiz lazım. 

Sömürge Ülkelerinde Eğitim! 

Buradan Türkiye’ye geleceğim, bu ülkelerin en önemli ortak özelliği diyor, sömürgeleştirme dönemleri geçirmeleri, bu ülkeler sömürge olduğu için gelen sömürgeciler eğitime önem verdiler, ama onların kendi arzuladıkları insanı yetiştirmek, yani sömürge idaresinin kendi değerleri ile ortak değerler edinmiş sömürge idaresinin politikalarını uygulayacak yeni bir sınıf üretmek amacını taşımaktadır. Bu ülkelerdeki eğitim, batılı bir terbiye,  batı tarihini okuma yıllarca asırlarca devam etti. Diyor ki, bu eğitim, bu ülkelerin kalkınması ile hiç bir alakası yoktur, sadece yeni değerleri, yani sömürge ülkesinin yöntemini,  değerlerini kabul eden, ona  isyanını azaltan ortak bir eğitim. Bu ülkelerin her birisinde milli kurtuluş savaşları oldu,  isyanlar oldu, sömürgelerin sonu geldi. Onlar da bağımsızlığına kavuştu, bu ülkeler sömürge yönetimlerine karşı itirazlarını, muhalefetlerini onların kasten boş bıraktıkları alanları tahkim ederek eğitim modeli uyguladı. Bu ülkeler sömürge yönetimlerinin  uyguladıkları modeli tam tersine çevirip kendi milli değerlerini, kendi kültürlerini, dinlerini öğretmeyi amaçlayan bir eğitim modeli uyguladılar, yani yeni. Bir daha farklı bir  insan yetiştirme, daha milli benliklerine, dini öğretilerine uyan zihniyette insan yetiştirmek amacı ile eğitimi kullandılar.  

Eğitim bu tür ülkelerde en masraflı olanıdır, milli kaynakların, bütçelerin en çok kullanıldığı, harcama yapıldığı alan. Bu ülkeler kendi milli değerlerini, dinlerini öğretelim derken çağın gelişmesinin bir noktada dışında kaldılar. Onlarda bir gelişme sağlayacak tarımı, ekonomiyi geliştirecek, her türlü mühendisliği uygulamamak, bu tür eğitimin aşırı ihmalkârlığıdır. Bu ülkeler bu tür bir sınıf yetiştiremedi. Yine eski sömürgeci ülkelere öğrenci göndererek bu tür vasıflı insanları yetiştirmek zorunda kaldılar. İşte bu ülkeler bu çarkın içinden çıkamıyorlar. Bu sefer o ülkelerde eğitilmiş sınıfların politikalarını, ideolojik, mevcut iktidarların daha hırçın dindarlık, hırçın milliyetçilik peşinde koşarak darbeler, ihtilaller kendi problemini çözemeyen bir açmaz içindeler. 

Türkiye!

Buradan Türkiye’ye geliyorum. Türkiye kuşkusuz imparatorluk kültüründen gelen bir ülke olduğundan onlarla benzeşmez. Bizim Tanzimat’tan önce bu tür mühendislik eğitimlerine önem verdiğimizi biliyoruz. Ama ne var ki, biz sadece milli ve İslami değerlere vakıf insan mı yetiştirmiş olacağız? Eğitimin amacı, yoksa bunun dışında başka bir amacı mı olmalı veya bu amaç bizim gündemimizde ne derece önem verdiklerimiz arasında yer alıyor?  

Mesela diyelim ki, Özal zamanında veya Tansu hanım zamanında Avni Akyol diye bir Milli Eğitim Bakanı vardı. Şöyle bir proje geliştirdi. En çok hangi dönemde işsizlik katlıyor. En çok işsizlik lise mezunları arasında gözüküyor, üniversiteye girememiş fakat lise mezunları arasında bu sonuca varmış. Bir insan 12 sene okuyor sonunda işsiz kalıyor. İşte bunun üzerine bir proje geliştiriyor. Lise mezunlarına meslek edindirme projesi. Bir insan 5 yıl ilkokul 3 yıl ortaokul 3 yıl lise okuyor ve sonunda işsiz kalıyor. O zaman bu eğitim ne işe yarıyor? Bir proje geliştirdiler. Bunun üzerine lise mezunlarına meslek edinme kursları projesi meydana getiriyorlar. İnsanı biz lise mezunu yapıyoruz. Hiç bir işten anlamayan bir insan haline getiriyoruz. Fakat bu insanın bir işe ihtiyacı var, bu iş bir meslek olacak, bu eğitime liseden sonra başlanacak,  kurslardan çıkacak. Bunun da sonu gelmedi, bu proje de bitti.  

Sivil katkı!

Şimdi başka bir örnek, İstanbul ve Ankara belediyelerini düşünelim, bunların meslek edindirme kursları vardır,  çok yaygın bilhassa kadınlar devam eder biliyorsunuz. Peki, bu insanlar niye bu kurslara gidiyorlar. Bu insan ilkokul, asgari  ortaokul, lise mezunu, elinden hiç bir iş gelmiyor. Hayatta da bir iş lazım, bu nasıl öğrenilecek? Bir kursa giderek öğrenilecek. Eğitimin yapmadığı bir işi bu sefer başka bir kurum üstleniyor.  

Devam edelim. Milli Eğitim Bakanlığının Halk Eğitim diye bir kuruluşu vardır. Bütün il ve ilçelerde merkezleri vardır. Bilgisayar öğrenme  çeşit çeşit kurslar, bu nereden kaynaklanıyor? Demek ki, doğrudan eğitim, örgün eğitim, hayata tekabül edecek, hayata katılacak, elinden iş gelecek insan yetiştirmiyor. Bu açığı kapatmak için yanlış tedbire başvuruyoruz. 

Bilhassa şöyle bir örnek vereyim, bu Anadoluda da yaygındır. Hat kursu, ebru kursuna herkes gidiyor, moda bu. Hatta böyle bir sektör oluşmuş durumda. Buna ihtiyaç var mı? Okul neresinde bu işin, okul ne işe yarar Türkiye’de. Sadece az çok gazeteleri  okuyup  anlayacak, siyaset üzerine laf yapabilecek, ama elinden hiç bir iş gelmeyecek, bu insan vasıfsız bir insan olduğu için, bu insanın iş beklentisi nereden olacak, ister istemez kamudan olacak, kamuda ne iş yapılır? Daktilo ile yazı yazılır, amirin verdiği emir yapılır, yani kâğıt, evrak transferidir, şu daireden bu daireye, şu şubeden bu şubeye bir insanın, üniversite mezununun yapabileceği iş mi bu? Bu bir iş değil, işsizliği kapatma adına yapılan bir tür gizli işsizliktir.  

Dolayısı ile; eğitimle iyi öğretmen yetiştirmek, terbiyeli, ahlaklı, dindar, vatansever insan yetiştirmek gibi idealist, güzel, lüzumlu  amaçların yanında; asgari yüzde elli eğitimi bu alanda düşünmediğimiz takdirde, buna yönelik eğitim politikalarımızı dönüştürmediğimiz takdirde, biz elinden iş gelmeyen insan yetiştirmeye devam ederiz. Bu memleketin hepsi çok yüksek dindarlar olsun, bu memleketin hepsi şöyle değil de, şu reaksiyonda bir dindar olsun, bu genel problemi çözmez, çözmeyecektir.  

Şöyle düşünelim; Çok abes bir benzetme yapacağım, bu memleketin 80 milyonunun hepsi diyelim ki, Aristokrasi  felsefesini ezberlese veya Eflatun felsefesini ezberlese veya herkes pragmatizmi öğrense, şu taşı şuradan şuraya kaldırmayı beceremezse. -bu ayrı bir şey.  

Onun için burada yeni bir yol daha bulduk kendimize İmam hatip… Bunlar çözüm değil, can sıkıntısı içinde başvurduğumuz yollar. Şu kadar İmam Hatip var ülkede, puanı en düşük, sınava girmiş liselere girememiş, kabiliyet ve kapasiteleri düşük bir sınıfı buralara getir, sonra da bunları hoca olarak, imam olarak tepene dik bunları, olur mu böyle bir şey? Bu yol yanlıştır.  

Bakın Abdülhamit böyle düşünmüyor, eleştirdiğimiz Cumhuriyet idareleri böyle düşünmüyor, bu 60'dan sonra içine girdiğimiz yeni bir dönemdir Türkiye’de. 

Eğitimden asıl amaç ve Türkiye’nin ihtiyacı…

Eğitimin amacını, vaad edilmiş veya edilmemiş üniversite bitirmek biçiminde bir yönelimden kesin çıkarmak gerekir. Türkiye’nin ihtiyacı insanı en erken yaşta, üretim yapabilir hale getirmek, somut bir iş,  elinden bir iş gelir halde vasıflı insan yetiştirmek. Rahmetli Özal zamanında Türkiye’nin ihracatında korkunç bir patlama yaşandı, o rakam 3,5 milyar falandı, ama bu bizim için zirve idi. Çünkü ondan önce 1750 falan civarında bir şey vardı. O dönemde dericilik en çok ihracat yaptığımız alandı, tekstilden daha verimli geçti o alan,  dikkat edin dericilik o kadar. Üretim fazla, satış fazla idi. Türkiye’nin bir tane dericilik okulu yoktu. 80 milyon ayakkabı giyiyor, o kadar deri ihraç ediyorsun, hayvancılık çok yaygın, deri işlemeciliği lüzumlu, fakat bir tane deri okulu yoktu.  

Eğitimin kültürlü, değerli, ahlaklı insan yetiştirme amacı ile şu alan, şu boşluk alanı bir birine değmedikçe, biz problemi daha çok  üretmiş oluyoruz. Çünkü bizim siyasi düşüncelerimiz var, bizim içimizden çıkan arkadaşlarımız bu işlerin başına geliyorlar, eğitim masaya yatırıldığında, hayatın bu alanına cevap veren ihtiyaçlarımızı gideren bir şeye dönüşmüyor. Bunu sayısız şekilde çoğaltabiliriz. 

Neden düşünemiyoruz?

Bunu neden böyle düşünemiyoruz? Bu biraz geleneklerimizde. Geçmiş dönemlerde Osmanlı ve Selçuklu dönemlerinde eğitim, devletin omuzladığı bir hizmet değildi. Eğitimi vakıflar, medreseler karşılıyordu. Dolayısı ile eğitim işinin merkezden planlanması gibi tarihsel bir geleneğimiz vardı,  bu ikinci Mahmut veya Tanzimat’a gider. Dolayısı ile eğitim kendi içinde dönen bir çark. İşte bu eğitim kurumlarından mezun olanlarda ya müftü ya kadı olurdu,  ya da devletin bürokratik yazışmalarını yapan sınıflar yetiştirilirdi buralardan. Ama bilgili kültürlü insan olurdu, medresenin yetiştirdiği insanların istihdam alanı din hizmetleri, müftülük,  kadılık, tapu kadastro işleri bürokratik yazışmalar, vakıflar.  

Peki, hayatın diğer alanlarındaki meslekleri kim yetiştirirdi? Bunun planlamasını yine devlet yapmazdı, bunun planlamasını esnaf teşkilatları vs. yapardı.  Dolayısı ile eğitim devletin hizmeti değil bu tarzda bir hizmet idi. Tanzimat yıllarına geldik, Osmanlı çöküyor, geriliyor, batıya insanlar gönderiliyor, batının gelişmesinin  sebepleri araştırılıyor, orada farklı bir şey ile karşılaşılıyor.  

Şimdi değişik şekilde anlatayım, Osmanlı Rus savaşlarında bizim ordu Rus ordusu karşısında yeniliyor, bu yenilgiyi o günün  ileri gelenleri din gayretinin azlığına yoruyorlar. İkinci bir sefer de askere şehitliğin önemini, manevi unsurları daha ön plana çıkartarak sohbetler telkinler yapılır vs. Yine ikinci, üçüncü, beşinci seferde yeniliyoruz. Demek ki, bunun din gayretsizliğinden başka sebepleri  bulunması lazım. Bunu ilk tespit eden Ahmet Cevdet Paşa oluyor. Diyor ki, Rusların attığı toplar bize doğru 5 km mesafeyi vururken, bizim toplar 1500 metreyi vuruyor. Bunun sadece dinle izahı çok sakat bir şey. Peki, durum bu olduğuna göre bunun teknikle, silahla bir yanı olduğuna göre, bunu keşfetmek önemlidir. Bu top nasıl 5 bin metre ileri gidecek şekilde yapılacak, bunun cevabı medreseden gelemez, oradan beklemek, bu zihin probleminin devamı demektir. Onun için ikinci Mahmut döneminde mektepler açıldı. Bunun için Tanzimat’a geldik. Batı ile temas haline geçmiş Türkiye'de yeni bir sınıfa ihtiyaç var, yabancı dil bilen sınıfa ihtiyaç var, İngilizce, Fransızca vs. bu sınıfı kim yetiştirecek, bu sınıfa bugünkü bilgiyi kim öğretecek? Bunu medrese üstlendi, kafası bunu almıyor, onun için devlet medrese dışında. Bu da bir eğitim alanı olduğu halde medresenin dışında bir eğitim alanı oluştu. Fizikçi, baytar, tarım teknisyeni, doktor yetişecek, bu eğitim faaliyetini, bunun yeri neresi, medrese olmaz diyor. İşte kamu idaresinde, buna karşılık, ayrı bir eğitim kurumları olarak tıp,  ziraat, öğretmen mektepleri açılıyor. Çoğaltabilirsiniz, bu okulların sayısı artınca da bunların bir  üst yönetim tarafından yönetilmesine ihtiyaç duyuldu, bunları yöneten maarif nezareti idi. Eğitimin kalan yanı Şeyhülislam tarafından yönetildi. Biz hep bunu devletin toplumu-insanı laikleştirmesi ile izah ederiz. Bu çok doğru değil. Yeni dönemde hayatın ihtiyaç gösterdiği bu yeni bir sınıf yetiştirmeyi medrese üstlendi. Bu ayırım da 1925 yılına kadar sürdü. İki ayrı maarif nezareti var, birisinde medreselerin bağlı olduğu, diğeri maarif nezaretine bağlı alan; iki tip, iki insan. Bizim acizliğimiz bu iki sınıfı aynı eğitim sınıfları içinde toparlayamamış olmamız. Bu trajik bir zihniyet dağılmasına, kopmasına yol açtı. Bunu da gelecekte zihniyet parçalanmasını, siyaset parçalanmasını doğuran bir başlangıç olarak kabul edebiliriz. 

Eğitimden Beklediğimiz Şey

Eğitimden beklediğimiz şey, şöyle bir şey olmalıdır. İnsanı kendi devletine, siyasilerine muhtaçlıktan kurtaran bir sonuç vermesi lazım, yani iki ayağı üzerinde duran kendi işini yapabilen, elinden iş gelen, üretim yapabilen bir temel olması gerekir. Kamu istihdamına yönünü -hani ayçiçekleri vardır, yönünü güneşe döner ya- kıblesini hükümet, siyaset, devlet haline getiren bir millet olmaktan çıkmak gerekir, bu çok yanlış bir şey. Dolayısı ile üniversite hedefli bir eğitim anlayışını bitirmemiz lazım. Tarihte iş bilen insanları Ahi Teşkilatı yetiştirdiğine göre, usta çırak ilişkisine göre insan yetiştiğine göre, bu mekanizma da çöktüğüne göre. Bu boşluğu devlet geleneğinden gelen bir anlayış ile üstlenmedi, üstlenemedi dolduramadı.  

1990-1995 aralarında Türkiye’de kaç çeşit iş var bir istatistik yapılmıştı, 3500 çeşit iş kolu olduğu beyan edildi. Bu o sıralarda batı Avrupa’da 17.500 imiş. İşçi ve iş çeşidinin artması gelişme ile alakalıdır. İşte bu çeşit üretme karşısında eğitimin buna bakışı ne? Bizim zihnimizde böyle bir şey yok. Mesela duvar işçisi, mozaikçi, demirci, berber, basit işler bunlar, bu basit işler dahi artık günümüzde lise, üniversite seviyesinde her birisi meslek okuluna verilmesi lazım. Hayatımızın her alanında binlerce çeşit okula, üniversiteye gidecekleri ise daraltmak lazım, zeki sınıflarımızı ise oraya göndermek gerekir, kabiliyetli sınıflarımızı heba ediyoruz. Bu yükü kaldıramayacak sınıfları yokuşlarda yora yora heba ediyoruz.  

Dolayısı ile 1982'ye kadar Türkiye’de Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde  Mesleki öğretim müsteşarlığı vardı, bu kaldırıldı. Geçenlerde bir haber çıktı, meslek okulları kendi bölümlerinde bir üniversiteye giderler ise  onlara ek puan veriliyordu, o da kaldırıldı. Siz meslek okuluna gitmeyin demektir bu. Bizim Türkiye’nin meslek elemanına ihtiyaç yoktur demektir bu. Bizim ilmimiz arttıkça bu cehaletimiz artıyor, böyle körü körüne karar alıyoruz, kimdir bunun mucidi anlamıyorum? Şimdi birisi kalktı bir kaç sene önce Anadolu liselerini ortadan kaldırdı, bütün liseleri Anadolu lisesi yaparak kaldırdı. Burada iyi bir İngilizce öğretiliyordu. Birisi bu eğitimi kaldırdığı gibi her yeri Anadolu Lisesi yaptı. Buradan çıkan çocuklar yabancı dil programı olmadığı için çok başarılı oluyor, yurt dışında üniversiteye istihdamı kolay oluyordu, bunu kaldıran insan hangi kafaya hizmet ederek bunu yapıyor?  

Dolayısı ile ekonomi ve kalkınmayı da eğitimle alakasını kuramamak geri bir zihniyettir. Bu geri zihniyete biz layık değiliz, bu ülke hiç layık değil.   

Şimdi mevcut bir iktidar var, içimizden çıkan sınıfların iktidarı, yetkili şu veya bu değil de bizde olsak fark etmiyor, eğitimle ilgili planlama eğitime ait algılama herhangi bir angajman hedef çürütmesi bulamazsınız.  

Bizim şu an sahip olduğumuz düşünce tarzı bu probleme iyi cevap üretmiyor. İslamcılığımız, muhafakarlığımız, milliyetçilik üretmiyor, bu noktada ciddi bir sıkıntı olduğunu ifade etmem gerekiyor. Bu yüzden Türkiye’de eğitimi Almanya gibi mi olur? Buna karşılık da hayatın ihtiyaç duyduğu alanlarda alabildiğine çoğaltma, Türkiye’de 80 milyonluk bir ülkede şu anda kaç berber yetişiyor, bu berber okuldan yetişecek, demirci, inşaat işçisi okuldan yetişecek,  dekorasyon, sıvacı, boyacı, buzdolabı tamircisi hepsi okuldan yetişecek. Okul meslek edindiren bir yer demektir. Dindarlığı, ahlakı, bunun yanı sıra vereceksiniz, bunu kurmak, amacımız olması  gerekiyor. 

Kültür 

Artık bizim dilimizde enflasyona dönüşmüş kavramlardan biri de kültür, o da aynı şekildedir. Bizim dilimizde kültürle ilgili bir genel laf var, her şeyden bir parça anlayan insan; okumuş yazmış herkes, siyasetten anlar, din hakkında konuşur, dil hakkında konuşur. Görüşlerimizi ifade ediyoruz, toplumda ediyor bunu. Hele hele televizyonun yaygınlaştığı bir ortamda böyle bir eğitime de ihtiyaç kalmamıştır zaten. Fakat kültürlü insan, demokratik insan bu tarz kavramlar, bir toplumun dilinde sakıza dönüşür fakat karşılığı yoksa çok kötü bir şeydir. Kültürlülük çok soyut bir şey. Eskiden kültürlü insan aydın, aydınlanmış, filozof gibi her şeyi biraz daha iyi bilen, ağzı laf yapan, eli kalem tutan aydın insan demekti. Şimdi bence son yıllarda üç beş yıl değil, on beş yirmi otuz yıl, Türkiye’de bu aydın insan lafı çok fazla kullanılmıyor.  

Bunun yerini başka bir şey aldı, aydın insan yerine uzman kavramı -bir alanın uzmanı gibi  bir kavram- hayatımıza dâhil oldu, bir alana derinlemesine vakıf, özel bir insan. Dolayısı ile uzmanlığa dönüşmemiş bir bilgi, kültür sayılabilmekte, ansiklopedik bilgi, tv bilgisi, bizim ortaokulda okuduğumuz bilgilerden oluşan bir havza. Bu bilginin muhtevasını, içeriğini değiştirseniz bu seviyede kalsa gene bir işe yaramaz. Bu bilginin, düşüncenin bir amaca ihtiyacı var.  

Eğitim ve Kültürün de bir amaca ihtiyacı var

Eğitimin de kültürün de bir amaca ihtiyacı var. Bu amaç son yıllarda önemli bir değişime maruz kaldı. Türkiye kendisini batıya eklemleyen bir ülke olmaktan kademe kademe çıkardı. Kendisini merkez olarak algılayan bir Türkiye, bölgesel bir merkez olarak tanımlayan bir ülke, bunun vecibelerini yeterince yerine getiriyor değil. Bunu politik olarak konuşuyoruz. İhracat dolayısı ile biraz bölgemize açılıyoruz, bu bizim merkez ülke algılamamızı biraz hayali yer bastırıyor, bunun eğitimle kültürle takviyesi gibi bir bilincimiz bulunmamaktadır, 

Mesela şöyle söyleyeyim, çok basit şeyler bunlar, televizyonlarda dizilerimiz çok oynuyor. Buna rağmen 50-100 tv deki filmlerin bir listesini çıkarsak, bu filmlerin kaçta kaçı yabancı filmlerdir, kaçta kaçı yerli filmlerdir. Genele  ait bir şey söylüyorum bunların içinde Arap filmi kaç tanedir, Orta Asya filmi kaç tanedir, Balkan filmi kaç tanedir? İşte bu yüzdelerdeki azlığa ve çokluğa göre merkez ülke Türkiye’nin kültürel interlandı ile alakasını derecesini çıkartabiliriz, Demek ki, bu noktada RTÜK'ün de, TRT’nin de, Kültür Bakanlığının da böyle bir bakışı mevcut değildir. Bu ülkelerle bizim aramızda ekonomik ilişki kadar kültürel hangi ilişkiler vardır? Bunun somut örnekleri ile karşılaşıyor muyuz?  Yoktur, sadece siyasetin konuşmasıyla bu ülkelerle ilişki kuruyoruz.  

Bir de karşılıklı turist gidip gelmeler, bir de ihracat, bunun dışında bu ülkelerle ortak bir ilişkimiz asla olmaz. Diyelim ki, bir yılda 10 kitap okusak herhangi birimiz bu ülkelere değen bir yanı bulunur mu?  Yok. Öyleyse bu merkeze göre çevrili  ülkelerle alakamız nostaljik bir edebiyat seviyesindedir. Bu bizim kültürden anladığımız şey.  

Kültür sadece bireyle alakalı değil, dünyaya bakışımızı da anlamlandıran bir hadisedir. Veya şöyle bir örnek vereyim, yıllardan beridir Türkiye’de herkes ama herkes İstiklal marşı bestesinin kötü olduğunu söylerler, Mehmet Akif’le ilgili kitapları okuyor, bundan geçilmez. Peki, kötü olsun. Şimdi size ters bir soru, buna hepimiz iştirak ettik, bir beste yarışı açalım desek, siz hiç yeni bir istiklal marşı besteleyebilecek bir bestekâr hatırlayabiliyor musunuz çevrenizden? Okuduğunuz bestelerden, müziklerden, dinlediklerinizden hiç böyle bir müzikçi tanıyor musunuz siz? Evet, bizim müzikle bir alakamız yok veya başka bir örnek vereceğim. Her sene bir Mevlevi ayini düzenlenir değil mi? Her sene ama her sene orada bu Mevlevi ayini düzenlenir. Bu Mevlevi ayinleri Osmanlı zamanından beri düzenlenir.  Kültür Bakanlığından bir tane katılan gördünüz mü, Mevlevi ayini bestesi yarışması, yarışmada kazanılmış bir ayinle bu ayinlerin icra edilmesi hiç aklımıza gelir mi? Bizim yok.  

Kültür ve Sanatta yaratıcı Hamleye ihtiyaç var.

Dolayısı ile biz kültürde ve bütün sanatlarda bir yaratıcı hamle içinde olmamız gerekiyor. Daha doğrusu sanatlarla alakamız yok, bugünün Müslüman aydınlarının genelde sanatla alakası yoktur. Osmanlı dönemini hatırlayın, bütün medrese mezunlarının paşaların çoğunun çok yüksek sanatsever olduğu, çok yüksek sanat zevklerinin olduğu, imanlı insanlar olduğunu görüyoruz. Biz meseleyi sadece siyasetle sınırlandıran bir daraltılmış kalıptayız. Siyaset kadar lüzumlu, siyaset kadar insanı kuşatan başka bir şey yoktur. Bunun için bizim dini düşüncelerimizi, siyasi düşüncelerimizi biraz yüksek ruh hallerini yaşayan bir seviyeye gelmeli, getirmeliyiz. 

Gerçekten manzaramız çok yerlerde sürünen, her problemin çözümünü siyasete havale eden, siyasete önermesi bulunmayan, siyaseti beslemeyen bir yandaşçılığa indirgemiş gibi gözüküyor. Bu bizim içimizi kurutuyor. Kültür Bakanlığının film projesi senaryoları vardır. Beğenilenler, kaliteli bulunanlar yüzde yirmi-otuz her neyse, buraya teklif edilen sayısız senaryo, sayısız eser buraya teklif ederler. Şu akla hiç gelmez, ben (Bakanlık olarak) bu sene şu tür filmleri destekleyeceğim dese; mesela Türkiye Balkanlara açılacaksa o sene Türkiye ile Balkanlar arasında dostluğu arkadaşlığı, kardeşliği, ekonomiyi, neyse; Türkiye’yi görme, okuma hevesini canlandıran, besleyen bu tür filmlere destek vereceğim dese, o ülkelerin beynini yıkayan bir senaryo ile yani… Dolayısı ile Türkiye merkezde kendi kendini planlayamayan bir açmazın içinde, bu planlayamama açmazını eğitim ve kültür alanı ile sınırlı olarak ifade etmiş oluyorum.  

Gelecek Tasavvurunun Planlaması

Üstadımız burada (Prof. Dr.  Sedat ÇELİKDOĞAN) O’nun sanayiye açılan yanları var ki, onu da siz düşünün. Dolayısı ile bizim ürettiğimiz insan aydın insan, okumuş yazmış insan,  dindar insan, dindarlığını dinin ideal seviyesine, aşk seviyesine yükseltmiş bu insan Türkiye’yi merkezde planlama seviyesinde yetersiz kalıyor. İnsan olarak bu ülkenin tasavvurunu planlaması, gerçekleştirmesi yönünde yetersiz kalıyor. 

Ne yapıyoruz, ilkokulu beş yerine dört yıl yapınca iş yapmış oluyoruz, karne tatilinde ödev verilmeyince eğitim yapmış oluyoruz, eğitimi uzatalım mı deyince veya on bin, yirmi bin öğretmen atayınca çözmüş oluyoruz. Eğitime yaklaşımımız hep böyle, pozitif değil.  

Problemle Yüzleşebilmek, Nüfuz Edebilmek, Çözüm Üretebilmek

Çoğu meselelerde böyledir. Açmazımız problemle yüz yüze gelmeyen, nüfuz edemeyen yaklaşım tarzıdır. Dolayısı ile bunları söylerken kendimizde noksanlık olduğu için, karşı tarafa da bir önermemiz olmuyor. Gazeteleri, dergileri vs. okuyun ne soruyoruz, ne öneriyoruz, ne fikrimiz var? Buradan çıkarın, yapılanların hepsi şeytan taşlamak, problem çözmek değil. Siyasetin tabii çözümleri ayrı, şu konuştuğumuz alanlarda bir çözüm üretmiyoruz.  

Bu çözümsüzlük içinde insanlar kendi kendine çözüm yolları  arıyorlar. Mesela Ege bölgesi şu kadar üzümcülükle meşguldür. Burada çalışan bir dünya insan var, ihtiyaç var. Bizde beş fazla üzüm bilgisi, asma ne zaman budanır, yaprak ne zaman toplanır, ilaç ne zaman atılır, ortaokul seviyesinde öğrenilebilecek basit bilgileri yükseköğretim katına taşıyoruz. Halı dokuma işini yükseköğrenime taşıyoruz, yükseköğretimin bunlarla zerre kadar ilgisi yok. Eğitim bakanlığının çözemediğini üniversite kapılarına yığılmayla çözmeye çalışıyoruz. Üniversiteleri Meslek yüksekokuluna dönüştürüyoruz, bu üniversitelerin hepsine kilit vurulması gerekir.  

Bunlar, bu uygulamalar, insanların hayatla yüz yüze gelmesini sürekli tehir eden meselelerdir, insan hayatını sürekli bir erozyona dönüştürmüş durumlardır. Askerliği geciktiriyor, evlenmeyi geciktiriyor, ondan sonra kalkıp nüfusumuz azalıyor diyorlar. Azalır tabii bir insan 30 yaşında evlenirse nüfus azalmaz mı? Nüfusun azalması insanların erken evlenmemesi ile alakalıdır. Bu nüfus azalması ile önümüzdeki yıllarda çok büyük patlamalar  yaşanacaktır. Türkiye’de, Portekiz veya Belçika gibi yaşlılarla dolmaya ramak kaldı. Türkiye’de, bu eğitim; evlenmeleri tehir eden, ekonomik açıdan evlenmeleri erteleyen, işe girmeyi tehir eden ve  işsizlik üreten bir çarka dönüştü. Bu yapı ister İslami olsun, ister solcu veya demokrat olsun, isterse liberal olsun,  birbirinden hiç bir farkı olmaz bunun, teşekkür ediyorum.

 

Fotoğraf Galerisi: